Tarih, onu kendilerini cezalandırmakla suçlayan devletlerin kanını zehirler. Savaşlar ve yaşanan hadiselerin boyutlarını küçülttüğü, altın devirlerinde sahip oldukları haritalardan çok daha küçüğünde yaşamaya mahkum ettiği devletlerin.
Yeni haritalarını; kendilerine dar gelen kıyafetlerler, dar bir hapishane hücresi gibi gören ülkelerin ruhunda acılar birikir.
Avrupalılar, eski kıtayı kana bulayan iki dünya savaşından sonra derslerini aldılar.
Yeni evlerinde oturma ve kendilerini bu evlerin sakinlerinin hayatını iyileştirmekle meşgul etmeye karar verdiler.
Bölmek ve bazı toprak parçalarını geri almak için dizginlerinden boşalmış gibi başka ülkelerin topraklarına dalan ordulara yer kalmadı. Alternatif; başarılı model, ekonomik ilerleme, kültürel parlaklık alanlarında rekabet oldu.
Avrupa’da tarihin ağırlığının azalması her yerde gerilediği anlamına gelmiyor. Bazen küçük bir cümle, büyük intikam iştahını ortaya çıkarmak için yeterlidir.
Bir keresinde gazetecinin biri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e elinde olsa Rusya’nın şahit olduğu tarihi hadiselerden hangisini değiştirmeyi istediğini sormuştu.
Putin hemen şu yanıtı vermişti: “Sovyetler Birliği’nin yıkılışı”. Putin, pek çok kez Sovyetler Birliği’nin yıkılışının, 20’inci yüzyıldaki “en büyük jeosiyasi felaket” olduğunun altını çizdi.
Yıkılışı takip eden ve “hiç kimsenin Moskova’yı dinlemediği” yılları unutmadığını ima etti.
Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra, Rusya’nın on yıllarca Sovyetler’in harebelerinden kurtulup yaralarını sarmakla meşgul olacağı inancı hakimdi.
Rusya Federasyonu’nun kendisi tehdit altındaydı. Yoksulluğun pençesine düşen “Kızıl Ordu” subayları, Moskova sokaklarında üniformalarını bir avuç dolar karşılığında satıyorlardı.
Devlet Başkanı Boris Yeltsin, ülkesini içine düştüğü uçurumdan kurtarmak için yardım bulmak umuduyla bazı büyükelçilerin öğütlerini ve “talimatları”nı kabul etmek zorunda kalıyordu. Bazıları, Rusya’nın geçmişinden ve damarlarında gezen uğultudan bağımsızlaşacağına, istikrarı yeniden sağlamak adına hayallerini küçültüceğine, ekonomi ve politikada Avrupa reçetelerine güveneceğine inanıyordu.
Ancak, tarihin en büyük provakatör olduğu birçoklarının aklına gelmedi. Güvenlik organının oğlu Putin, Rusya’nın tökezlemesini, NATO’nun “kibri”ni, yeni renkli devrimleri inceledi ve bir intikam projesi geliştirmeye başladı.
“Rusya kıtası”nda Kremlin’i eski heybetine kavuşturmakla işe başladı. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde kontrolden çıkmış olanları kontrol altına aldı. Daha sonra, küresel düzeyde Rusya’ya eski heybetini kazandırmaya yöneldi. Büyük bir nükleer cephaneliğe sahip olan ordunun imajını onardı ve “yenilmez” yeni silahlara sahip olmakla övündü.
Putin’in dünyayı tekrar Rusya’yı dinlemeye zorladığını söylersek abartmış olmayız. Krizlerde aktif ve kavgacı bir diplomasi benimsedi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde birçok kez ülkesinin veto hakkını kullandı. Kırım’ı geri aldı ve Ukrayna’nın istikrarını sarstı. Rus kuvvetlerinin, Beşşar Esed rejimini, terörist olarak sınıflandıran mobilize savaşçılar ve muhaliflerin eline düşmekten kurtarmasıyla dünyaya istisnai bir darbe indirdi. Putin rejimi daha da ileri giderek ABD seçimlerine müdahale etti.
Bugün, Suriye topraklarında Putin, bu ülkede herhangi bir barışı sağlama girişiminde onu zorunlu bir geçiş haline getiren oldukça karmaşık bir oyunu yönetiyor. Son dönem; İsrail, Türkiye, İran ve uluslararası güçlerin, savaşların ve nüfuz bölgelerinin sınırlarını düzenleyen Rus ipliğine ihtiyacı olduğunu ve o olmadan Suriye cehenneminin kapılarının sonuna kadar açılacağını ortaya koydu.
Putin, Türkiye’nin rolünü Suriye ateşinde döverek istediği hale getirdi.
Erdoğan’ın ordusunun Kürtleri cezalandırmak için Suriye girmesine izin verdi ama Ankara’nın Esed’in kalmasını kabul etmesinden ve NATO’nun içine Rus hava savunma sistemini sokmasından sonra.
Rus gazının Türkiye’ye oradan da bazı Avrupa bölgelerine aktarılmasını sağlama alan Putin, yeni yılın başlarında Erdoğan’ın konuğu olacak.
2003 yılında yani Putin’den 3 yıl sonra bölgesel ve küresel sahaya çkan Erdoğan, tarihin yaraladığı grubun üyelerinden.
Erdoğan, Osmanlı devletinin sayfalarını karıştırdığı zaman, şimdiki Türkiye haritasının dar bir kıyafet ve büyük bir ceza olduğu izlenimine kapılıyor. Başlangıçta ılımlı ve başarılı bir İslami modeli pazarlayacağına, ülkesinin konumunu Asya ile Avrupa arasında bir köprü olarak kullanacağına inanılıyordu. Birçok kişi, Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “sıfır sorun” politikasına inanmıştı. Ancak Erdoğan’ın hesapları bundan daha ileri ve kompleksti.
Erdoğan, Arap Baharını kaçırılmayacak bir fırsat olarak gördü. Müslüman Kardeşler’in yönettiği bir Mısır’ın görüntüsü aklını başından aldı. Ama bu iktidar çok sürmedi. Ülkesinin sınırlarını Suriye’de “cihat” etmek isteyen mobilize savaşçılara açtı. Ama Rus Çarı, onun hayallerini yıktı. Sonrasında da Kürtlerin hayallerini yıkmaktan öteye geçmesine izin vermedi.
Erdoğan, yerel bir büyük devlet kurma hayaline sıkı sıkıya bağlı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yanısıra Irak, Suriye, Katar ve Somali’de askeri güçleri var. Sudan’a ait Sevakin adasında da var olmayı hayal ediyordu ama eski devlet başkanı Ömer el-Beşir’in devrilmesi bu hayalini yıktı.
Şimdi ise “hava, kara ve deniz seçenekleri”ni incelediğini vurgulayarak Libya’ya asker göndermeye hazırlanıyor. Bu tutumu, Libya’da uzun süreli bir çatışmayı körükleme riski taşıyor.
Fayiz es-Serrac hükümetiyle imzaladığı münhasır ekonomik bölge anlaşması, Akdeniz’de petrol ve doğalgaz savaşının tırmanmasına kapı aralıyor. Erdoğan, bahsi geçen anlaşmayı, Osmanlı İmparatorluğu’nun tabutuna son çiviyi çakan “Sevr Anlaşması’nın tersyüz edilmesi” şeklinde tanımlayarak tarihten intikam almakla övünüyor.
Ülkelerin iştahlarını ortaya çıkarmak için bazen tek bir ifade yeterlidir. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi üyeleri ile ilişkilerden sorumlu Türk bakanın, “Büyük Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Rusya ile sert bir yüzleşmeye yol açsa da Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan ile bir ittifak kurması gerekiyor” ifadesi de böyledir. Moskova da bu açıklamadan duyduğu endişeyi dile getirmekte gecikmedi.
Öte yandan İran rejimi de uluslararası hukukun hükümlerine tabi olan doğal bir ülkede yaşama düşüncesini reddediyor. Anayasasında yer alan “devrimi ihraç etme” ilkesi onun da mevcut haritasını bir ceza olarak gördüğünü gösteriyor.
İran Devrim Muhafızları generallerinin “İran’ın yörüngesinde dönen dört Arap başkenti”nin varlığıyla övünmelerinin birçok anlamı var. Hamaney’in Suriye olaylarının başlangıcında, “Suriye ya olduğu gibi kalmalı ya da hiç kimsenin olmamalı” açıklamasını yapması ve Bağdat’ı dışarıdan yönetmekte ısrar etmesi, onun da yerel büyük bir devlet düşüncesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu doğruluyor.
Tarih, şeytanlarını ehlileştirmeyi başaramayan ülkelerin damarlarına zehrini enjekte ediyor.
İntikam hayallerinin ve roller yanılsamaların pençesine düşmüş tarih yaralıların yakınında yaşamak ne kadar zor.
Coğrafi yazgının kurbanlarının, her daim emniyet kemerlerini kontrol etmeleri gerekiyor.
TT
Putin, Erdoğan, Hamaney ve tarihten intikam almak
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة