İran rejiminin, ABD’nin politik-ekonomik ablukasının yoğunlaşmasından sonra çektiği sıkıntı ve zorlukların boyutundan emin değilim ama şu ana kadar Tahran’ın bölgesel sahneye dönük yaklaşımında bir değişiklik görmedim.
Düşüncelerine saygı duyduğum ekonomi uzmanları hafta boyunca Arap “sömürgeleri” bir yana bizzat İran’da ekonomik durumun epey kötü olduğunu doğruladılar. Siyasi gerçekliği, ekonomik ve yaşamsal krizden ayırmak imkansızdır.
Herhalükarda, aralarında büyük farklar olsa da Irak ve Lübnan “senaryoları” arasında dikkat çekici bir benzerlik de var.
En öne çıkan farklar:
İki ülkenin nüfusu, doğal zenginlikler ve coğrafi konumu.
Irak, Türkiye ve İran, Lübnan ise İsrail ve Suriye’nin sınır komşusudur. Ancak, aralarındaki benzerlik unsurları da çok önemlidir.
Çünkü İran Devrim Muhafızları’nın işgal etmekle ve kendisine bağlı kılmakla övündüğü söz konusu iki ülkeye yönelik Tahran’ın neredeyse ortak yaklaşımının temelini teşkil etmektedir.
Benzerlik unsurlarının başında, tek bir mezhepçi ortamın –Şii dini grubunun- etkili varlığı gelmektedir. Bahsi geçen varlık, Humeyni’nin devrimi ihraç etme planında önemli yere sahipti.
Bilindiği gibi Irak ve Lübnan’da Arap Şiilerin nüfusunun oranı Arap dünyasındaki en yüksek oranlardır.
Tahran; eski tarihsel ilişkileri geliştirerek, Şiilerin maruz kaldığı yeni, çok yönlü siyasi ve sosyal marjinalleştirmeden yararlanarak Irak ve Lübnan’daki Şii çevrelere sızmaya çalıştı. Tahran, büyük bir bahis oynadı. Hesaplamalarının kesin olmadığı meydana çıkana kadar bir süreliğine sonucun kesinlikle kendi lehine olduğunu düşündü.
Iraklıların cesur ve geniş kapsamlı ayaklanması, istisnasız tüm Şii şehirleri kapladı. Necef ve Kerbela’da İran rejimine özel sembolizmi bulunan (Konsolosluklar, İslami Davet Partisi’nin ofisleri, Devrim Muhafızları ile bağlantılı örgütler) kurumların hedef alınmasıyla zirveye ulaştı.
Bağdat’ın merkezinden Basra’ya, Amara’dan Nasıriye, el-Hille ve Divaniye’ye kadar uzanan kalabalık oturma eylemleri ve protestolar ile doruğa ulaştı. Keskin nişancılardan suikastlere, güvenlik güçleri ve milislerin zorla eylemcileri dağıtma girişimlerine kadar tüm baskı uygulamalarına rağmen Iraklı göstericiler, direnmeyi, yeniden toplanmayı, sokak ve meydanları geri almayı başardılar. Irak makamlarının direnmesine ve halkın taleplerini yerine getirmeyi reddetmesine kararlılıkla karşı durdular. Görünüşe bakılırsa, tamamen Tahran’ın desteğine bağlı Iraklı makamlar, bastırmaya çalıştıkları Irak sokağının yaşamsal ve ulusal talepleri için ayaklanmış olduğunu unutmuş ya da unutmuş gibi görünüyor.
Yolsuzluk ve İran hegemonyasına öfkeli genç bir nesli içerdiğini görmezden geliyor.
Bu yüzden, devrimcileri DEAŞ ile korkutmanın ya da Baas ile Saddam Hüseyin rejimi dönemini hatırlatmanın artık mümkün olmadığı akıllarından çıkmış görünüyor.
Evet, Irak’ın yağmalanması ve kör mezhepsel bir bağlılıkla İran’a boyun eğdirilmesinin DEAŞ ve Saddam ile ilgisi yoktur.
Öte yandan İran, Lübnan’da da mezhepçiliğe oynadı. 1975-1990 yılları arasında yaşanan Lübnan iç savaşından yararlanarak Hizbullah’ı kurdu. İran’ın Şam Büyükelçiliği aracılığıyla Ortadoğu’daki en güçlü ve en gelişmiş milis güçlerini teşkil etti. Bugün Hizbullah silah gücü, yozlaşmış ve devlet kavramına bağlılığı zayıf mezhepçi sistemden yararlanarak Lübnan’ı yönetiyor. Bundan da öte Hizbullah, Suriye’nin kuzeyinden Yemen’in merkezine Tahran adına bölgesel bir rolü yerine getiriyor. Hizbullah özellikle kendi adayını cumhurbaşkanı seçtirdikten, meclise el koymasını sağlayan bir seçim sistemine sahip olduktan sonra elde ettiği mutlak nüfuzun coşkusuyla zirvesine ulaştı. Ama bugün, gücünün sınırlı olduğunu keşfediyor. Güç ve zorbalığın, sağlıklı, sağlam ve açık bir toplumda onurlu bir yaşam umut eden Şii sivilleri artık korkutmadığını fark ediyor. Güney Lübnan ve Bekaa’da, Beyrut’un güney banliyölerinde Şiiler, korkutmalara ve baskılara karşın seslerini yükseltmek, gösteriler ve oturma eylemleri düzenlemekte tereddüt etmiyor.
İki ülke arasındaki benzerlik unsurlarından bir diğeri, geçmişte yönetimde olan Sünni seçkinlerin uygulamalarındaki hatalardır.
Bunlar: Olumsuzluk, kötü okuma ve değerlendirme, kayıtsızlık, değişen bir dünyada ayrıcalıkları korumak için dış güçlere güvenmektir.
Irak ve Lübnan’da Sünni liderler, Kuveyt’in işgalinden Suriye rejiminin Lübnanlılar arasında “böl ve yönet” oyunundaki rolüne göz yummasına kadar birden fazla hata yaptı. Aynı şekilde, Taif anlaşması gereği diğer tüm Lübnanlı milis güçleri silahsızlandırılırken Hizbullah’ın silahını korumasına göz yumarak da büyük bir hata işledi.
Kuveyt’in işgali macerası, İran’ın –İsrail tarafından desteklenen- başta ordu ve hükümet yönetimi olmak üzere Irak devlet kurumlarını ortadan kaldırma planına hizmet etti.
Irak’ın, İran Mollaları’nın takipçilerine ve milis güçlerine teslim edilmesine yol açtı. Lübnan’da, Sünni liderliklerinin sessizliği karşısında, Şam rejiminin himayesi altında İran’a bağlı ve sadık bir “devletçik” doğdu. Bu devletçik, 2006’dan bu yana İsrail ile tam bir uyum içinde görünüyor!
Üçüncü ve en önemli benzerlik unsuru, Şii-Sünni bölünmesi dışında üçüncü büyük ve etkili bir aktörün varlığıdır.
Bu aktör Irak’ta Kürtler, Lübnan’da ise Hristiyanlardır.
Irak’taki Kürt liderler, eski Baas rejimi ile düşmanlık ve çatışma yıllarını unutmadılar. Öte yandan İran’ı da tanıyorlar. Tahran’ın “Kürtlerin bağımsızlığı” düşüncesine karşı tutumunun tarihsel olarak Ankara ve Bağdat’ın tutumundan farklı olmadığının farkındalar. Bu nedenle, Kürt liderler birçok taktiksel hatalar yapsalar da kendilerini ve bölgesel yönetimlerini Şii-Sünni çatışmasından uzak tutmayı başardılar. Hatta taktiksel hatalarından ders çıkarmış oldukları için halihazırda bölgesel durumun ve Kürtlerin içindeki konumunun açıklığa kavuşmasını bekleyen “uzun soluklu strateji”yi benimseme eğiliminde görünüyorlar.
Lübnan’da ise bunun tam aksi yaşandı. Mişel Avn önderliğinde Özgür Yurtsever Hareket (ÖYH), Hristiyanlar arasındaki yarı yarıya var olan görüş birliğine karşı çıktı. 2005 yılındaki Refik Hariri suikastinden sonra Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesine katkıda bulunan geniş Hristiyan-Sünni-Dürzi uzlaşısının aleyhine hareket etti. Şubat 2006’da Mişel Avn, Hizbullah ile ittifak yapmayı seçti. Bunun ilk nedeni, Hizbullah’ın kendisini cumhurbaşkanı adayı olarak göstermesini garanti altına almaktı. İkincisi, Taif anlaşmasında Sünnilerin başbakanlık ile elde ettiklerini düşündüğü kazanımları alıp Hristiyan cumhurbaşkanına geri vermek. O tarihten itibaren, Avn’ın temsil ettiği Hristiyan sokağının geniş bir kesimi, Hristiyanların çıkarlarına ve ülkedeki geleceklerine karşı taşıdığı tehditlere rağmen Tahran’ın kökleşme ve Lübnan’ı kendi eksenine katma planları için bir kalkan vazifesi gördü.
Böylece, Avn ve kurucusu olduğu ÖYH, Irak’taki Kürtlerin tam aksi bir yönde ilerledi. Kürtler, Şii-Sünni çatışmasına müdahil olmayıp uzakta kalırken, Avn ve akımı çıkarları aksini gerektirse de Lübnanlı Hristiyanları bu çatışmanın içine soktu.
TT
Lübnan ve Irak aynı gemide
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة