Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

Korona, Brexit ve Yüzyılın Anlaşması

Geçtiğimiz hafta farklı boyutlarda da olsa üç büyük olay dünya gündeminin tümünü kapladı.
Koronavirüsünün yayılması endişesi, İngiltere'nin resmi olarak Avrupa Birliği'nden çıkışı ve Başkan Donald Trump'ın ‘Yüzyılın Anlaşması’nı açıklaması. Çin’deki olay tüm dünyada bir endişe ve panik kaynağı haline geldi, İngiltere olayı da AB’de köklü bir dönüşümün gerçekleşeceğini gösterdi, İsrail-Filistin çatışmasına dair ilan edilen ‘barış anlaşması’ da bu hususta uzun süredir devam eden müzakerelerin, tamamen yeni bir hal aldığını gösterdi. Bu üç olayın birbiriyle bağlantılı olduğunu ileri sürecek değiliz, ancak zamanlamaları, aralarında müşterek bir bağ oluşturabilir.
Çin'den bahsedildiğinde akla ilk gelen, büyüklüğü ve hızlı yükselişidir. Çin, nüfus bakımından dünyadaki en büyük, ekonomi bakımından dünyadaki ikinci en büyük ülkedir. Aynı zamanda dünyanın en büyük ordusuna sahip olan Çin, modernize edilmiş ordusuyla İpek Yolunu canlandırmış ve yüz milyonlarca vatandaşını yoksulluk sınırından çıkararak dikkat çekici bir teknolojik atılım gerçekleştirmiştir. Yıllar öncesinde ‘Çin döneminin’ yaklaştığı, ‘Çin’in Yükselişi’ ve dünyanın ağırlık merkezinin Asya’ya kaydığı yönünde çok sayıda makale okumuştuk.
Aniden koronavirüsü nedeniyle Çin'in dünyadan adeta izole edilmesine şahit olduk. Devletler vatandaşlarını tahliye etmeye başladı ve vatandaşlarını Çin’e gitmemeleri yönünde uyardı. Havayolu şirketleri uçuşlarını iptal etti. Virüsün Çin ekonomisine etkileri üzerinde yazılar çoğaldı, enerji fiyatları ve ticari değişim üzerinde ciddi değişikliklerin olması gündeme geldi. Birkaç hafta içinde Çin’in on yıllardır üzerine çalıştığı tablo sarsılmaya başladı.
Tırnaklarına kadar silahlandırılmış ülkeler muhkem kalelere benzetilebilir. Ancak beklenmeyen bir düşman gelir ve bu kalelerin kırılganlığını ortaya çıkarır. Bu nedenle Çin, önce salgını gizlemek için çaba gösterdi, ardından salgınla baş etmek için sağlık sektörünü modernize edip, bu kötü sürpriz karşısında büyük meblağlar tahsis etmek zorunda kaldı.
Bu ayın başında bir başka heyecan verici olay ise, Avrupalıların sabah uyandıklarında Britanya gemisinin limanlarından ayrıldığına şahit olmalarıydı. İngiltere, Brüksel’in karmaşasından uzakta, maskelerini çıkararak bireysel refahını arttırma ve özgün kimliğini yaşama yolunu seçti. Avrupa şemsiyesi altında geçirdiği 47 yılın ardından gerçekçi bir şekilde boşanma arzusunu gösterdi. Eğer küçük bir devlet AB’den ayrılsaydı bu kadar gündem olmazdı. Sovyetler’in ya da Yugoslavya’nın çözülmesiyle kendini Avrupa’nın kollarına atan bir ülkeden bahsetmiyoruz, AB’nin kraliçesi, topraklarında güneşin batmadığı Britanya İmparatorluğu’nun varisinden söz ediyoruz.
Üyelerden biri kaybedildiğinde ailelerin yaptığı gibi, Avrupa da kaybının büyüklüğünü hatırlıyor. Avrupa rüyasından istifasını sunan İngiltere, dünyanın en büyük beşinci ekonomisine sahip. Avrupa’nın en güçlü ikinci ordusunu bünyesinde barındırıyor, ayrıca çok önemli bir finans merkezi. Bunların yanı sıra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi ve büyük anlaşmaların doğal imzalayıcısı, dünyanın farklı bölgelerinde etkin olan diplomatik bir tecrübeye sahip.
40 küsur yıldır devam eden bir evliliğin boşanmayla sonlanması elbette basit bir karar değildir. Aynı çatı altında uzun dönem birlikte yaşandığı için, miras paylaşımını de içeren ayrılık için uzun müzakere dönemleri gerekir. Boris Johnson, son seçimlerde partisine güçlü yetkiler veren İngiliz seçmenine verdiği sözleri yerine getirebildi ve AB’den bir şekilde ayrıldı. Ertesi günün sınavı ise daha da zorludur; Johnson ABD Başkanı Trump ile ‘Yüzyılın Anlaşması’ benzerini yapabilecek midir? ABD, İngiltere’ye böyle bir hediye vermeye hazır mıdır?
Avrupa'nın önünde zor seçeneklerin olduğu açıktır: İngiltere ile yeni ilişkide cömert bir tutum sergilenirse, bazı diğer ülkelerin de 27 kaptanın yönettiği bu gemiden atlaması muhtemeldir. Öte yandan İngiltere’ye karşı sert bir tutum takınılırsa, Avrupa çok şey kaybedebilir, özellikle de İngiltere tek başına yüzmeyi becerebilirse. Şunu da unutmamak gerekir ki İngiltere yönetiminin, İskoçya ile ciddi sorunlar yaşaması muhtemeldir. Uyuyan İskoçya, özgürlük düşleri görerek harekete geçebilir.  
İngiltere'nin AB’den ayrıldığı gün, bazıları bu kararın oluşmasında sosyal medyanın gücünü sorguladı. İngiltere’nin yanlış bir karar aldığını düşünenler, meseleyi kimlik bunalımı ve göçmen korkusuyla ilişkilendirdiler. Bazıları ise Avrupa’nın dağılmaya yüz tuttuğuna, ABD etkisi ile Putin’in yükselişi arasında kaldığına dikkati çekti ve İngilizlere hak verdi.
Ortadoğu'daki gündemi esir alan olay ise, uzun bir bekleyişin ardından ABD Başkanı Trump’ın ‘Yüzyılın Anlaşması’nı açıklamasıydı. Filistin-İsrail çatışmasını sonlandırmak için, İsrail'in işgal ettiği topraklarda empoze etmeyi başardığı emri vakiyi onaylayan yeni bir yaklaşım söz konusuydu. Böylece Filistin devleti ve sınırları, Kudüs'ün geleceği ve dönüş hakkı gibi birçok hassas konu, daha önce Filistinliler ve İsrailliler arasındaki müzakerelerin temelini oluşturan referansların dışında ele alınmış oldu.
Filistin meselesini takip edenler, 1993'te Beyaz Saray'da gerçekleştirilen Oslo Anlaşması ile Trump’ın ‘teklifi’ arasında hem şekilsel hem de içerik olarak ciddi farklar olduğunu görecektir. Oslo’da Başbakan İzak Rabin, Yaser Arafat ile el sıkıştı ve anlaşma İsrail ve Filistin taraflarının imzasıyla gerçekleşti. Trump’ın ‘anlaşmasında’ ise Filistin tarafı bulunmuyordu. Anlaşmaya karşı çıkanların öne sürdüğü ilk argüman Filistin tarafının dikkate alınmamış olmasıdır. Oslo Anlaşması’nda meşru bir lider yani Yaser Arafat’ın imzası vardı. Sırf bu nedenle, Arap dışişleri bakanlarının Kahire’deki toplantısından ‘anlaşmanın’ reddi ve uluslararası meşru kararlar çerçevesinde ‘adil barış’ çağrısı kararının çıkması normaldi. Son yirmi yıldır Arap dünyası çalkantılı evrelerden geçiyor, ancak uluslararası meşruiyetin de kırılganlığını ve kararların uygulanmasındaki yetersizliğini görmek gerekir.