Hazım Sağıye
TT

Rusya ve Türkiye arasında Suriye

Rejimleri Rusya’nın uydusu iken Türkiye’nin de coğrafi komşuları olması, Suriye ve Suriyeliler için büyük şansızlıktır. Bu nedenle hem ülke hem de halkı tüm trajedilerine ek olarak komşu ile vasi arasındaki ilişkinin etkilerinin ceremesini çekiyor. Suriye’nin kendisi bu ikili ilişkideki en önemli mesele haline geldiğinde bu bedel maksimum düzeye ulaşıyor ve daha da ağırlaşıyor. Bugün, durum tam olarak böyle. İki taraf aralarında Suriyelileri adeta alıp satıyorlar.
Buna benzer bir durum, farklı bir şekilde olsa da ellili yılların ikinci yarısında yaşanmıştı. NATO üyesi Türkiye, Batı’nın uyguladığı silah ambargosunu kırıp Moskova ile yakınlaşmaya başlayan Suriye ile güney sınırlarına güçlerini konuşlandırmaya başlamıştı. O dönemde askeri bir yönetim altında olan Suriye, NATO’nun bu meydan okumasına, onun gibi Sovyetler Birliği’ne yakın olan Nasırcı Mısır içinde kendisini eriterek karşılık vermişti. Üç yıl boyunca Suriye adında bir ülke olmamıştı.
Rusya ile Türkiye arasındaki ilişki hep zehirli olmuştur. Tarih bunun birçok örneği ile doludur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde iki ülke arasında yaklaşık 10 savaş yaşanmıştır. Bunların dördü 18’inci yüzyılda, dördü 19’uncu yüzyılda, bir tanesi de 20’inci yüzyılda yaşanmıştı ve Birinci Dünya Savaşı’nın temel bir parçasıydı.
Bunun yanı sıra her iki ülkenin de bir kimlik sorunu vardır. Türkiye, hem Asyalı hem de Avrupalı, hem Akdeniz hem de Ortadoğu ülkesidir. Recep Tayyip Erdoğan ile bu kaybolmuşluk hali derinleşti. Aynı anda hem İslamcı hem de laik, demokratik ve otoriter oldu. Rusya, tüm tarihini Avrupa ile Slavlık arasında bölen fiili çatışmada sözel çözümü Avrasyacılıkta buldu. Rusya da Türkiye gibi yarı demokratik yarı otoriter, yarı laik ve yarı dindardır. Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi kibirlidir.
Çöken iki imparatorluğun devamı olan bu iki ülke, araçlarına sahip olmadıkları bir şan için kapışıyorlar. Kimlik krizi yaşayan, şimdi ile geçmişi dolayısıyla siyasetle şimdiyi uzlaştıramama sorunu yaşayan bu iki tarafın arasında kalanların ise vay haline.
Beşşar Esed rejiminin gölgesindeki Suriye’nin ise iki kat vay haline. Çünkü Esed iki taraf açısından da müzakereci konumunu kaybetmiş durumda. Beşşar Esed topraklarını ateşe verdi. Buda, iki kuzeyliye, topraklarındaki yangını genişletmek ve halkını yerinden etmek için kendisine bu şekilde davranılmasını kolaylaştırdı. Ancak buradaki ironi, Türkiye ve Rusya’nın halihazırdaki hırslarının en önemli kaynağının ABD’nin alanda azalan varlığı olmasıdır. Ne var ki, yine bu unsur gerek Rus gerekse Türk programlarının tamamlanmasının önündeki en önemli engeldir. Türkiye, Rusya’yı kovup bölgeyi sadece kendisine ait bir nüfuz bölgesine dönüştürmek için çok zayıf. Buna karşılık Rusya da Türkiye’nin Suriye’de bir rol oynamasını ve var olmasını engelleyemez. Bu, Moskova ve Ankara arasında ortak bir nokta yaratıyor. O da ABD ve Avrupa’yı bölgeye çekmenin bir zorunluluk olduğudur. Elbette her iki başkent te bunun diğer başkentin değil kendisinin çıkarlarına uygun olacak şekilde gerçekleşmesini istiyor.
İşte Putin ile Erdoğan arasındaki son Moskova zirvesinde açıklanmayan nokta tam olarak budur. İki liderin üzerinde anlaştıkları şey, birçok uzmanın dillendirdiği gibi kırılgan bir ateşkesten ibarettir. Güvenlik koridoru, ortak devriyeler gibi üzerinde anlaştıkları diğer konular ise birer ayrıntıdır. Dolayısıyla Moskova’da varılan uzlaşı, birbirlerine ateş etmeyi Washington’un bölgeye dönüşüne kadar erteleyen iki taraf arasındaki geçici bir ateşkestir.
Buna rağmen ve aralarındaki güç dengeleri nedeniyle, Moskova’nın ABD’yi Suriye’ye çekmek için takip ettiği strateji, Türkiye’nin stratejisinden çok daha homojendir. Türkiye, büyük ölçüde rastgele, plansız hareket ediyor. ABD’nin karşı çıkmasına rağmen Rus hava savunma sistemi S-400’ü topraklarına yerleştiriyor sonra, ABD’li Patriot hava savunma sistemini de satın almak istediğini açıklıyor. Kürtleri tehdit edip gözdağı veriyor sonra da ABD’nin bundan rahatsız olmasına şaşırıyor. ABD’nin koruması altında ABD’de yaşayan Gülen’in peşine düşmekte aşırıya kaçıyor. Avrupayı bir yandan güvenli bölge planını kabul etmesi için ikna etmeye çalışıyor diğer yandan sınırlarını açarak iki milyon mültecinin Avrupa’ya gitmesini sağlamakla tehdit ediyor.
Erdoğan’ın ve Türkiye’nin konumu ile tarihinin yaratılmasına katkıda bulundukları Ankara’nın krizi, çelişkilerin tek bir strateji içinde birleştirmesidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında da Türkiye savaşa girmemek için vakit kazanmaya çalışmış, tarafsızlığını deklare etmiş ve Mihver ülkelere katılacakmış gibi bir izlenim uyandırmıştı. 1943 yılının sonlarında düzenlenen Kahire Konferansı’nda, Winston Churchill ve Franklin Roosevelt dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü Müttefiklere katılmaya ikna etmeye çalışmışlardı. Türkiye ise ancak savaş bittikten sonra Müttefik devletlere katıldığını deklare etmişti. Daha sonra NATO’ya üye olduğunda ise 1974’teki Kıbrıs krizinden sonra büyüyen Yunanistan ile arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle NATO’nun zayıflamasına neden oldu. Türkiye şimdi Erdoğan ile hem bir NATO üyesi hem de değil hem Avrupalı hem de değil.
Genel olarak Suriye bugün, Türkiye’nin tutarsız tavrı ile Rusya’nın sıkıntılı zekasının yangın yerine dönüşen topraklarının üzerinde toplanmasının bedelini ödemektedir.