Sam Mensa
TT

Lübnan’da bir Şii Necef uyanışı beklerken

Irak’ın Kerbela şehri 3 Aralık’ta Necef’teki dini merciiye bağlı Haşdi Şabi gruplarının yanı sıra askeri yetkili ve komutanların katıldığı 3 günlük bir toplantıya tanık oldu. Toplantıda Haşdi Şabi şemsiyesi altında faaliyet gösteren ama İran’a bağlı grupları kontrol altına almanın ve etkilerini sınırlamanın yolları tartışıldı. Toplantı sonrası yayınladıkları bildiride 4 Necefli grup (İmam Ali Tümeni, Abbas el-Kitaliyye Tümeni, Ali Ekber Tugayı ve Ensar el-Merceiyye) devletin otoritesini ve kurumlarını koruma taahhütlerini yenilediler. Irak ordusuna bağlı olduklarını vurguladılar ve Irak hükümetinden kendilerini resmi ve meşru güçlere entegre edecek süreci tamamlamasını talep ettiler.
Necef’teki dini merciinin, Haşdi Şabi’yi hizipçi olmayan ulusal çerçeveye geri döndürme girişimi kapsamında, Haşdi Şabi içindeki İran’a sadık grupları kontrol altına alma ve onlardan dini ve ideolojik örtüyü çekme kararı, cesur bir karar. Böyle bir kararın pek çok engel, iç ve dış tehlike ile karşı karşıya olmaya devam eden Haşdi Şabi’yi kontrol etme ve silahın sadece devletin elinde olması kararını azimle uygulaması konusunda hükümete yardımcı olacağına şüphe yok. Necef’teki dini merciinin bu net tavrı, İran’a bağlı grupların da net bir tavır almalarını gerektiriyor; dini merciinin yaklaşımını kabul edip kendi kafasına sıkmak ya da ret edip karşı çıkmayı sürdürerek Iraklılığına kurşun sıkmak.
Necef’teki dini merciinin Haşdi Şabi’yi Iraklı çevresine geri döndürme ve ülkedeki İran etkisini sınırlama girişimi, pek çok Lübnanlıyı heyecanlandırıyor, şaşırtıyor ve şu soruları sorduruyor: Lübnan’da düşünmesi dahi imkansız görülen şey, Irak’ta neden mümkün? Irak ve Lübnan aynı ayda (ekim) başlayan ve neredeyse aynı taleplerde bulunan iki büyük halk devrimine tanık olurken, Necef’teki dini mercii ve genel olarak Iraklı Şiilerin büyük bir bölümü, İran’a bağlı veya müttefik grupları çevrelemek, silahlarını devletin yetkisi ve merkezi hükümetin kararı altına almak amacıyla bir toplantı düzenleyebilirken, Lübnan’daki önemli Şii güçler neden Irak’takine benzer adımlar atamıyorlar?
Bu sorulara cevap vermeden önce, Necef ile Kum havzaları arasındaki tarihsel ideolojik anlaşmazlığa atıfta bulunmalıyız. Bu ihtilaf sonucunda Necef havzası takiyye ve siyasi konulara hiçbir şekilde karışmama metodunu benimsedi. Bu nedenle, suskun havza olarak adlandırıldı. Öte yandan, Kum havzası, din adamlarının siyasi otoritenin dizginlerini ellerine almaları çağrısında bulunan Velayet-i Fakih doktrini nedeniyle Şiileri siyasallaştırdı ve bu nedenle de konuşan havza diye adlandırıldı. Bahsi geçen ihtilaf, İran’ın Irak’taki siyasi nüfuzunu genişletmesine rağmen dini nüfuzunu genişletmesini, Necef’teki Şii dini kurumlarının kontrolünü ele geçirmesini engelledi.
Bunun yanında, Şiilerin çoğu İran’daki Dini Lider Ali Hamaney’den ziyade Seyyid Ali es Sistani’yi dünya Müslümanlarının yüzde 10 ila 13’nü oluşturan İsnaaşeriyye (On İki İmamcılık) Şiilerinin en yüksek dini mercii kabul ediyorlar. Çünkü Sistani’nin konumu, mukallitlerinin sayısı ve tutumları, neredeyse bin yıl öncesine dayanan bir mirasın parçası olmaya devam ediyor. Sistani’nin önemi, siyasi müdahalelerinde aşırı ya da önemsiz olarak tanımlanamayacak bir denge kurma yeteneğini kanıtlamış olmasında yatıyor. Buna ilaveten, Iraklı Şii dini kurum, bölgedeki diğer benzer kurumlardan farklı olarak bağımsız, hükümete bağlı değil veya ona dayanmıyor.
Öte yandan Irak'ta Saddam Hüseyin yönetimi sırasında Şiilerin maruz kaldıklarını ve bunların birçok sembolünü, akademisyenini ve aktivistini zorla İran'ın kucağına ittiğini de görmezden gelemeyiz. İran’ın Irak’ta nüfuz elde etme süreci böyle başladı ve Saddam rejiminin devrilmesinden sonra bu süreç tamamlandı.
Cevaplamamız gereken diğer can alıcı soruya gelince; Lübnanlı Şiileri, Irak’taki Şiileri taklit etmekten alıkoyan nedir? Öncelikle, 1975’teki iç savaştan önceki yılların, Lübnanlı Şii kesimlerin solcu, milliyetçi ve laik siyasi parti ve hareketlere önemli ölçüde katılımına tanık olduğunu hatırlatmalıyız. Keza Lübnan’daki savaşın “soğuk bir savaşa” dönüşmesinden sonraki aşamalardan biri olan 2005’teki Refik Hariri suikastından sonra tesis edilen ve Hizbullah, İran ve karşı çıkma ekseni karşıtı 14 Mart Hareketi’nin en önemli aktivist, teorisyen ve yazarlarının arasında Şiilerin ve Şii entelektüellerin olduğunu da belirtmeliyiz.
Bunları hatırlatmamızın nedeni, Lübnan’daki Şiilerin tarihlerini ve başta modern Lübnan tarihi olmak üzere birden fazla düzeydeki rollerini anlatmaya dalmadan, Lübnan’da en az mezhepçi ve fanatik dini grup olduklarını açıklamaktır. Bu bağlamda, İmam Musa es Sadr, İmam Muhammed Mehdi Şemseddin, Hani Fahs gibi son 50 yılda önemli roller oynayan Şii sembollerini, Kazım el Halil gibi geleneksel liderleri ve 1968’deki Üçlü İttifak’ı kurmadaki rolünü, Adel Osseiran, Kamil el Esad ve Beşir Cemayel’in cumhurbaşkanı seçilmesindeki rolünü, Sabri Hamada ve Şehabiyye ile ilişkisini zikretmek bile yeter. Peki ne değişti? Bu ne kadar haklı bir soru ise, resmin tamamlanması için Şiilerin yaşadıkları ve onları Hizbullah ile siyasi projesinin tabanına dönüştüren siyasi, ekonomik ve sosyal koşulları hatırlatmak da o kadar haklıdır.
Hizbullah’tan önce Şii bölgeleri on yıllarca devletin ihmalinden çok çekti ve diğer Lübnan bölgelerine kıyasla en az gelişmiş bölgeler oldu. 1968'den itibaren özellikle Güney Lübnan’a damga vuran ve 1978 ile 1982’deki savaşlarla doruğa ulaşan İsrail saldırıları evresi, Filistin direniş grupları arasındaki kırılmalar, Suriye rejiminin ihlalleri, bütün bunlardan kaynaklanan insani ve maddi kayıplar işleri daha da kötüleştirdi. Bu, Güneyli vatandaşlarda her gün hayatlarının, geçimlerinin ve istikrarlarının tehdit altında olduğu duygusu yarattı.
İşte Hizbullah bu anormal durumun gölgesinde, bu dini grubun kılcal damarlarına sızdı. Devasa bir hizmet, sağlık, eğitim, ekonomi ve finans kurumları ağı ve İsrail’e karşı direniş silahını kuşanmak yoluyla on yıllar içinde ideolojisini pekiştirdi. Bu sayede Şiileri ele geçirmenin yanı sıra onları Lübnanlı sosyal dokularından, hatta Necefli Şii köklerinden uzaklaştırdı. İdeolojik ve politik açıdan İran’ın yörüngesine girmelerini sağladı. Bu sahnede asıl üzücü olan, Hizbullah’ın nüfuzunu artırdığı 40 yıl boyunca devlet ve ülkenin siyasi güçlerinin, sıradan Şii vatandaşa kendileri ile Hizbullah’ın ideolojik ve mezhepsel olarak sundukları arasında tercih yapabilmesini sağlayacak herhangi bir alternatif sunmamasıdır.
Bugün, ülkenin ve vatandaşların yaşadıklarının sorumlusu olarak tüm parmaklar Hizbullah’ı işaret ediyor. Bu doğru olabilir, ancak felce uğramış ve neredeyse yok olan devlet bir tarafa gerçek şu ki, Hizbullah karşıtı güçler de en azından Hizbullah’ın performansından ve kontrolünden şikayetçi Şiilerin ilgisini çekecek herhangi bir proje, vizyon, hatta alternatif sunmadılar. Şiilerden Hizbullah’a karşı ayaklanmalarını talep etmeden önce, egemenliği savunduklarını söyleyen Hizbullah karşıtı siyasi taraflardan artık uyanmalarını, içinde bulundukları konumu artık karşı çıkmalarını, bütün Lübnanlılar için bir siyasi değişim adına somut alternatifler ve vizyonlar sunmalarını talep etmek daha doğrudur. Onlardan Hizbullah ile aynı hükümette yer almayı kabul ettikten ve peş peşe yaptıkları hükümet açıklamalarıyla silahını meşrulaştırdıktan sonra şimdi birbirlerinin boğazlarına sarılmak, çekişmek ve pusu kurmak yerine bunu yapmalarını talep etmek kuşkusuz daha yerindedir.