ABD-İran ‘dizisinin’ yeni bir bölümü, dün Umman’ın başkenti Maskat’ta sona erdi. Taraflardan gelen ilk ‘olumlu’ açıklamalarla birlikte, tahminler çoğaldı, beklentiler çeşitlendi.
Zira bazıları, İsrail’in itmesiyle yakın zamanda bir Amerikan askerî hamlesi bekliyor. Bu ihtimal, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki son derece yakın ilişkiye, Netanyahu’nun kaosu genelleştirme ve Yakın Doğu’nun tamamında parçalanmayı hızlandırma konusundaki hevesine bakıldığında, her an masada duruyor.
Buna karşılık, başkaları ise siyasal meseleleri ‘anlaşmalarla’ çözmeye alışkın iki başkent arasında yeni bir ‘pazarlığın’ mümkün olduğunu dışlamıyor. Nitekim İran-ABD nükleer anlaşması da, 2013-2015 yılları arasında Barack Obama’nın başkanlığı döneminde, Maskat’ta yürütülen gizli müzakerelerin ardından varılan bir ‘anlaşma’ sonucu imzalanmıştı.
Doğru, o günden bu yana pek çok şey değişti. En başta, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde Washington’un söz konusu anlaşmadan çekilmesi ve ikinci döneminde Tahran’a karşı daha radikal ve daha sert bir politika izlemesi geliyor.
İsrail cephesinden bakıldığında da bölgenin manzarası değişti. Netanyahu, çatışma sürecinde ‘en iyi savunma saldırıdır’ ilkesini benimsedi… Ardından da hakkında açılan yolsuzluk davalarına karşı bir tür meydan okuma çizgisine yöneldi.
Bazı İsrailli eleştirmenlere göre Netanyahu, işgal altındaki Filistin topraklarında, Lübnan’da ve Suriye’de bir dizi yayılmacı savaşla İsrail halkını susturdu ve aşırılık dalgasını sürdürdü. Bu savaşlar Gazze Şeridi’nde ‘geri dönüşü olmayan bir noktaya’ ulaştı... Ardından Batı Şeria ve Lübnan’da ikinci ve üçüncü savaşlar çıktı.
Bu savaşların kolaylaşması dört temel unsur olmadan mümkün olmazdı: Birincisi, Washington’dan gelen mutlak destek. Bu destek, gördüğümüz üzere, antisemitizm suçlamalarıyla baskı kurmaktan başlayıp İsrail savaş makinesinin planlarına tam lojistik ve siyasi sahiplenmeye kadar uzanan çeşitli biçimler alıyor. Tüm bunlar, İsrail sağının -yalnızca İsrail’in bir devlet olarak varlığının değil- Washington’un ilkelerinin, felsefesinin, dini kültürünün ve stratejik çıkarlarının ayrılmaz bir parçası olduğu anlayışından besleniyor.
İkincisi, Avrupa’da ve dünyanın başka bölgelerinde ırkçı ve faşizan sağın artan etkisi. Bu etki, bugün Gazze Şeridi’ndeki ‘soykırımın’ kurbanlarıyla milyonlarca insanın sokakta dayanışma göstermesine rağmen, ABD ve Batı Avrupa’daki iktidar ve medya kurumlarının tam merkezinde açıkça hissediliyor.
Üçüncüsü ise, özellikle Arap ve Müslümanlara -bilhassa göçmen kökenli olanlara- düşmanca bir Batı atmosferi eşliğinde Arap dayanışmasının zayıflaması. Bugün gelinen noktada, bölgesel ölçekte derinleşen krizlerle baş edebilecek, gerçekten işlevsel ve ortak bir Arap stratejisinin bulunmadığı görülüyor. Bana göre, Yakın Doğu’da giderek pekişen ‘İsrail hegemonyası’ Arap önceliklerini altüst ediyor ve bu hegemonyanın doğurduğu -ve doğurabileceği- sonuçlara yönelik gerekli yaklaşımları daha da karmaşık hale getiriyor.
Dördüncüsü, İsrail’in yayılmacı sağını destekleyen çevrelerin iletişim teknolojileri, siber alan ve yapay zekâ dünyasındaki nüfuzunun gerçek boyutlarının açığa çıkmasıdır. Bana göre bu unsur, önümüzdeki aylar -özellikle aylar diyorum, yıllar değil- açısından son derece büyük bir tehlike kaynağıdır. Zira verilerin ‘hasadı’, depolanması ve istismarı üzerine kurulu savaşlar artık somut bir gerçeğe dönüşmüştür. Görünen o ki, bu savaşın temel oyuncusu İsrail; ya doğrudan ya da ABD’li milyarderler, onların dev şirketleri ve etkili platformları aracılığıyla.
Bu tablo içinde Washington, arkasında Tel Aviv’le birlikte, korku üzerinden yürütülen yeni bir şantaj turuna girişiyor.
Ve bu tablo karşısında bizler, hiçbir kozumuz, hiçbir hesabımız olmadan, yalnızca seyirci konumundayız.
Arap bölgesi -özellikle Yakın Doğu ve Körfez- son otuz yılda çok büyük acılar yaşadı. 2003’ten itibaren ise İran liderliğine, uluslararası düzeyde tolere edilen bir ‘güç fazlası’ hissi verildi; bu da onu aşırı hırslar beslemeye teşvik etti.
Ne var ki İran yönetimi içindeki aklıselim çevreler Washington’u iyi tanırlar. Batı’nın, duygularla hareket etmeyen, hayali ‘dostluklara’ aldanmayan pragmatik düşünme tarzını bilirler. Aynı zamanda, yüksek sesli sloganların ve propaganda yarışının ortasında bile aşılması yasak ‘tavanlar’ koyan bir tür siyasi ‘takiyyeyi’ ustalıkla uygularlar!
2003’te ‘Irak’ın işgali’ sonrasında tüm açıklığıyla ortaya çıkan bu gerçek, bugün İsrail liderliğinin ABD ile Tahran arasındaki karşılaşmanın ‘ayrıntılarını’ kontrol etmeye çalıştığı bir siyasal sahnenin tam merkezinde duruyor. Zira şu aşamada İran’ın bölünmesi Washington’un çıkarına olmayabilir. Hatta bu durum, aralarında birçok muhalifinin de bulunduğu bazı Arap kamuoyu kesimlerinin duyguları için de geçerli olabilir; çünkü İran’daki bir çöküşü kontrol altında tutmanın bedeli son derece ağır olabilir.
Ancak Netanyahu ve onun bölgesel planı açısından savaşın, bölünmeye ve kaosa yol açsa bile, ihraç edilebilir bir model ve Araplara dayatılacak bir teslimiyet aracı haline gelmesinde bir sakınca yoktur.