Hazım Sağıye
TT

İsrail karşıtlarının bilinçaltındaki Siyonizm

Yahudi milliyetçiliği olarak Siyonizm'e nefret dolu yüzünü kazandıran en az üç faktör vardır; her şeyden önce, zamansal açıdan gecikmiş doğu ve güney Avrupa uyruklarından biri olması ve bu nedenle tıkanmış, gergin ve agresif olarak doğmasıdır.
İkincisi, asıl sakinleri yerinden eden, onları fazlalık veya gereksiz varsayan, kökten söküp atan ve yerleşimci yapılar tarafından yönetilmesidir.
Son olarak, kimi zaman ona karşı yürütülen, kimi zaman da kendisinin diğerlerine karşı yürüttüğü birçok savaş ve çatışmanın ortasında büyümesi ve gelişmesidir.
Tüm bu faktörler nedeniyle, Siyonizm, en azından teoride, Yahudiler arasındaki her engeli yıkmak için harcadığı çaba kadar, öteki olarak tanımladığı Filistinli dolayısıyla Araplar ile Yahudiler arasına aşılmaz engeller koyma çabasında olmuştur.
Bunun için, dünyadaki her Yahudi'nin otomatik olarak İsrail vatandaşı olmasına izin veren Dönüş Yasası’na ek olarak, İsrail devleti, sosyal sınıfları veya ulusal ve kültürel kökenleri ne olursa olsun, Yahudi'nin Yahudi'yi kucakladığı ulusal bir cennet olarak tasvir edildi.
Siyonizm’in bu iki yüzünü en çok ifade eden iki teoriye gelince;  “aramızda” maksimum sevgi dolu uyum, bizim dışımızdakiler ile Sparta tarzı maksimum kopukluktur.
İki teori, 1923'te Vladimir Ze'ev Jabotinsky ve 7 yıl sonra da David Ben-Gurion tarafından formüle edildiler. Siyonist sağın manevi babası Jabotinsky, hem askeri hem de psikolojik olacak bir “demir duvar”dan, öteki olan Arap’a güç ve üstünlük gerçeğini kabullenmeyi dayatmaktan söz ediyordu.
Siyonist solun manevi babalarından olan Ben-Gurion’a gelince, 1929'daki çatışmaları "Yahudi eylemlerini" "Arap eylemleri"nden ayırmaya teşvik şeklinde okuyordu. Yani ortada bir Yahudi projesi varsa bu yalnızca Yahudilerin eseri olmalıydı. Bu noktada, Ben-Gurion'un sosyalist söyleminde Avrupa sosyalizminin argümanları Siyonizm’deki milliyetçiliği aşmak için kullanıldı.
Buna bağlı olarak “bilinçleri düzeltme” faaliyetleri de şu iki yönde ilerledi; birincisi, Filistinliler hatalı olmalarının yanı sıra, mağlup ve uzaklaştırılmış olduklarına ikna olmalılar. Yahudiler ise haklı oldukları kadar güçlü, birleşmiş ve galip olduklarına inanmalılar. Bu öğretileri bugün hiç kimse İsrail’e karşı olan Araplar kadar uygulamıyor. İsrail karşıtı bizler biriz. Dindar ile laik, solcu ile milliyetçi veya faşist arasında hiçbir ideolojik veya siyasi fark üzerinde durmuyoruz. Kalplerimiz ve duygularımız, Suriye ve İran'daki iki öncü model, modası geçmiş ve yenilgilerle dolu sloganlar ve uygulamalar etrafında birleşiyor. “Biz” hepsine karşı olacağız. Hiçbir çocuğumuzun onlardan bir çocukla oynamasını kabul etmeyeceğiz. Bir İsraillinin oynadığı filmi izlemeyiz. İsrailli bir yazar veya romancının yazdığı kitabı okumayız. İsrailli bir erkek ya da kadın oyuncunun gölgesinin dahi düştüğü bir konferansa katılmayız. Elbette ortak bir kültürel ya da ekonomik faaliyetle siyasi çatışmayı aşan kanalları araştırmamız yasak olacaktır. Bu, diğer alan ve kapsamlarda da herkes ile herkes arasında bir kopuştur.
Irkçı olarak nitelendirilmeyi hak eden bu mutlakiyetçi davranış, Siyonistlerin yukarıda bahsettiğimiz ötekinden kopuk olma eğilimine benzediği için İsrail karşıtlarımızı Siyonistlerin öğrencilerine dönüştürüyor. Ancak kendileri pek başarılı öğrenciler değiller, zira pratik politikalar ölçeğinde, ahlaki içerikleri bir yana, Siyonistler, kendi ulusal projelerinin menfaati çalıştılar ve bu çalışmaları devletlerinin kurulduğu 1948'de doruk noktasına ulaştı. Buna karşılık bizim karşıtlarımız, yoksul halkları ve çökmüş ülkeleri aleyhine İran'ın emperyal projesinin çıkarlarına hizmet ediyorlar.
Siyonistler ulusal projelerinin yanı sıra, yükselen küresel projelerin gölgesinde hareket ederek onlarla uyum içinde çalıştılar. Avrupa sömürgeciliğine hizmet ettiler. Sovyet etkisi ile uyumlu hareket ettiler. Ortadoğu'daki Amerikan politikalarıyla entegrasyon içinde oldular. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının galiplerinin yanında yer aldılar. Sovyetlerin dağılması ile Soğuk Savaş'ın sona ermesinin sonuçlarından yararlandılar. Bizim karşıtlarımıza gelince, “Büyük Şeytan”a karşı uzun “mevzi savaşlarında” küçük zaferler elde etseler bile, nihayetinde sadece umutsuz savaşlara giriştiler.
Bu açıdan bakıldığında, Siyonist öğretmenlerin karşı çıkma ekseninden Arap öğrencileri için bu yüzyılın başında bazı Arap aydınların bize tavsiye ettiği ilke, yani “ilerlemenin sırrını keşfettikleri” söylenemez. Onlar için sadece acıtan ve yaralayan, ister iyilikte ister kötülükte olsun yaratıcı olamamayı kapsayan tek bir şey söylenebilir; o da kel bir kadının komşusunun saçıyla övünmesi gibi başkalarının başarılarıyla övündükleridir.
Bu nedenle karşıtlarımızın “bilincimizi düzeltme” girişimleri, Jabotinsky ve Ben- Gurion’un yerine Esad Ebu Halil (Lübnanlı-Amerikalı siyaset bilimi profesörü) ve benzerlerinin çözümlerinden başka bir sonuç vermeyecektir.  Bu ise Siyonistler dışında hiç kimse için iyi bir haber değil, her ne kadar kısa bir süreliğine herkesi memnun edip güldürse de.