ABD'nin eski savunma bakanı Robert Gates, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısından sonra dünyanın ve özellikle Batı ülkelerinin durumunu tanımlamak için anlamlı bir ifade kullandı. ‘Tarih tatili bitti’ dedi. Tatil, Berlin Duvarı'nın yıkılması ve 1989-1990 yıllarında Sovyet kampının çöküşüyle başladı. Üç yıl sonra, Francis Fukuyama'nın ünlü kitabı yayınlandı ve kendisine göre küresel ölçekte liberal demokrasinin elde ettiği kesin zaferin ürettiği ‘tarihin sonu’ ifadesi yaygınlaştı.
O zamandan itibaren Avrupa gevşedi. Amerikalı yazar Robert Kagan, Avrupalıları Mars'ta yaşayan Amerikalıların aksine Venüs'te yaşayanlar diye tanımlamıştı. Tabii ki Mars’ta yaşam mutlu ve her zaman adil değildi. Ancak Venüs’teki yaşam, çoğunlukla, aptallığın sınırında gezinen bir saflık üzerine kuruluydu.
Vladimir Putin'in ilk ortaya çıktığı tarih olan 1999'dan itibaren, bu saflığın karşısına dizginlenemez bir güç kültü, Sovyet geçmişinin intikamını almak isteyen milliyetçi ve intikamcı bir eğilimle dolu bir kötülük dikildi. Putin, Çeçenistan ile Halep'i yakması arasındaki süre içinde Gürcistan ile kendisinden Kırım adasını kopardığı Ukrayna'yı işgal etti. Sağcı ve solcu aşırılık yanlılarını desteklemek için birden fazla Avrupa (ve ABD) seçimine müdahale etti. Oligarkları ve mafyaları, kirli paraları için Avrupa şehirlerini bir vergi cenneti olarak kullanmayı başardılar. Hacker, sahtecilik ve casusluk, Moskova tarafından geniş çapta kullanıldı, öyle ki dış politikasının vurucu bir kolu haline geldi.
Bundan daha tehlikelisi, Putin'in hem sağda hem de solda ve ülkelerinde yüksek pozisyon sahipleri arasında taraftarlar ve taklitçiler bulmasıydı. Amerikalı Donald Trump, İngiliz Jeremy Corbyn ve Fransız Jean-Luc Mélenchon bunlar arasındaydı. Hepsi farklı siyasi ve ideolojik yorumlarla Avrupa-ABD ilişkilerini zayıflatmaya çalıştı. Finansal teşvikler de üzerine düşen rolü oynadı. İngiliz ‘Observer’ gazetesi yazarı Andrew Rawnsley, son yazısında bize bunlardan bazılarını hatırlattı; sözgelimi Sosyal Demokrat olan eski Almanya Şansölyesi Gerhard Schroeder, devlete ait bir petrol şirketi olan Rosneft dahil olmak üzere bazı Rus şirketlerinin yönetim kurullarında görev aldı ve almaya da devam ediyor. Bir diğeri, Gaullist olan eski Fransa başbakanı François Fillon ki bir önceki seçimde neredeyse partisinin cumhurbaşkanı adayı olacaktı. O da benzer şekilde Rus devletine ait petrokimya ve petrol şirketlerinin yönetim kurullarının üyesiydi. Avusturya, Finlandiya ve İtalya'dan eski liderler de benzer pozisyonlarda görev yaptılar ve Rusya’nın son işgaline (Ukrayna) kadar da bu görevlerinden istifa etmediler.
Putin'in cazibesi uzakları da yakınları da etkiledi. Uzaklarda, 2012'de Cumhuriyetçi Partinin başkan adayı olan Mitt Romney, Barack Obama ile yaptığı münazarada ‘Rusya’dan bir tehdit olarak’ bahsettiğinde alay ve istihza konusu oldu. Bu alay ve küçümseme bir yanıyla, Putin'in gözlerine baktığında sadece bir KGB subayı gördüğünü söyleyen Cumhuriyetçi John McCain'i de kapsadı. Yakına gelecek olursak, ejderhanın ağzından çok uzak olmayan Macaristan'da, Viktor Orbán, Putin ile dostluğu ve ona duyduğu hayranlıkla sık sık övündü.
Soğuk Savaş zaferi ile Afganistan ve Irak'taki başarısız savaşların, ticaret ve kârda yaşanan patlama ve neoliberalizmin gölgesinde bu ikisinin tüm dizginlerinden kurtulmalarının getirdiği rahatlama karışımı, tamamen Putin'in kazancı şeklini aldı. Buna kök yerine kollar ile (terör de en önemli kollardan biridir) savaşarak kınamalardan kurtulmanın, İran gibi rejimler karşısında geri çekilmenin, Suriyelilerin acılarını bir sığınma ve mülteci sorununa dönüştürmenin, Filistin sorunu gibi haklı ve çözülmemiş sorunların çözümünü yavaşlatmanın getirdiği rehaveti de ekleyebiliriz.
Bugün, Atlantik dünyasında değişimin işaretleri görülüyor; Avrupa daha sağlam ve birleşik, Ukraynalıları silahlandırıyor ve kendisi de silahlanıyor. Silahlanma ile sorunlu bir ilişkisi olan Almanya bile, Kuzey Akım- 2 doğal gaz boru hattını askıya aldığını açıklamasının ardından GSYİH'sının yüzde 2'sini savunmaya ayırma kararı aldı. ABD de daha sağlam ve birleşik, Putin ve sağ ile soldaki hayranlarının zayıflattığı ABD-Avrupa ilişkisi en iyi durumunda. Orbán, Rusya'yı ‘haydut bir devlet’ olarak görmeye ve Avrupa'dan birlik olmayı talep etmeye başladı. Erdoğan Türkiye’si bile Moskova'nın savaş gemilerinin İstanbul ve Çanakkale boğazlarını geçerek Karadeniz'e ulaşmasını engelleyeceğini deklare ederek Atlantikçiliğinin bir kısmını geri kazandı. Amerikan Cumhuriyetçi Partisi içinde, Trump'ın Putin ile ilişkisini kınayan ve kendisini neredeyse vatana ihanetle suçlayan sesler yükselmeye başladı.
NATO ve Avrupa Birliği dışındaki Avrupa ülkeleri bu ikisine katılacaklarını söylerken, para birimi düşen, dünya atmosferinden, finans ve bankacılık sisteminden kovulan Rusya sağa sola sallanıyor. Dünyanın limanları, stadyumları ve tiyatroları, sanki vebalıymış gibi ona kapılarını kapatıyor.
Aslında Trump, Orban, Erdoğan, Corbyn ve Mélenchon gibi mevcut ve eski liderlerin isimlerini, bazılarının yaşadığı zorlukları veya dönüşümleri hatırladığımızda, popülizmin ittifaklar oluşturma ve Putin'e kalkan olma gücünde bir düşüş olduğunu varsayabiliriz.
Kim bilir, işler Avrupalıları İngiltere’nin kırklı yıllarda şahit olduğu iki gelenek arasındaki o kaynaşmaya yönlendirebilir. Bu iki gelenekten birincisini, Avrupa'daki zorba rejimlere karşı uzlaşmaz bir tutum benimseyen Churchill, ikincisini de vatanları için endişeleri ile vatanlarının kendileri için endişelerini bütünleşen vatandaşlar için bir sosyal devlet kuran İşçiler temsil ediyorlardı.
Avrupa başlangıçtır. Orada olup bitenler, dünyanın geri kalanında özgürlük ve adaleti savunmaya yönelik daha katı diğer politikaların alternatifi değildir. Ancak Avrupa'nın gücü, bu politikalar için bir koşul, bir vaat ve teminat olarak kalır. Onunla tarih tatilinden dönüş başlar.
TT
Ukrayna saldırısından sonra bir başka Avrupa mı?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة