Önceki yazımda, Jean-Jacques Rousseau’nun açıklamalarına göre “sivil din”in amacının kamu hukukunu destekleyen ahlaki bir gerekçelendirme sağlamak olduğunu belirtmiştim. Bazı meslektaşlarımız eğer kastedilen gerçekten bu ise bunun bütün dinlerde mevcut olduğunu, o halde neden başka bir din icat ettiğimizi tartıştılar.
Bu tür tartışmalar genellikle karmaşayla sonuçlanır. Burada bilimsel kanıtlar ile duygusal savunma, korkular ile beklenti ve arzular birbirine karışır. Arap toplumu, dünyada bu karıştırmanın acı sonuçlarını en çok yaşayan toplum olmasına rağmen, büyük olasılıkla bu nedenle, din-siyaset ilişkisi konusunda derinlemesine ve sürekli tartışmalara tanık olmuyor. Konuyla ilgili tartışmalar her gün devam ediyor. Ama bu bilimsel bir tartışma değil ve bilimsel ölçütlere de uymuyor; dolayısıyla bu konuyu dolduran düğümleri çözmenin bir faydası yok. Dahası tam tersinin yaşandığını söylersek abartmış olmayız. Dinin siyasal yaşama dahil olmasını isteyenlerle, bu eğilime karşı çıkanlar arasındaki pek çok tartışma, bilginin çok az, düşmanlığın ve duygusallığın fazla olduğu bir siyasal-toplumsal çatışmaya dönüşmüş durumda.
Rousseau da 18. yüzyılın ortalarında Batı Avrupa'da benzer bir sahneye tanık oluyordu. İşte bu nedenle, Avrupa'nın o zaman ve Arap dünyasının bugün tanık olduğu gibi, din-siyaset ilişkisine dair tartışmaya girmeden, siyasal pratik çerçevesinde diğer dinlere benzer bir rol oynayabilecek bir “sivil din” fikrini ortaya attı.
- Rousseau'yu endişelendiren neydi?
Rousseau, yasaların doğası gereği bireysel özgürlükleri kısıtlayan bir şey olduğuna inanıyordu. İnsanlardan bazı şeyleri yapmalarını ve bazılarından uzak durmalarını istemek, özünde onların özgürlüklerini kısıtlamaktır. Bu durum çelişkili soruları gündeme getiriyordu; aramızdaki ilişkiyi düzenleyen bir yasa olmadan iyi bir toplumsal yaşam yaşayabilir miyiz? Ama öte yandan kolektif yaşam uğruna kişisel özgürlüğümüzü feda etmemiz doğru mudur? Eğer yasaların iyi bir yaşam için gerekli olduğunu varsayarsak, yasaların insanların kendilerine uyması için dayandığı temel nedir, sadece devletin ceza tehdidi midir? Eğer halkın yasalara bağlılığı bir tür zorlama ise, devlet adamlarının bu yükümlülükleri dayatmasına ve itaat etmezlerse vatandaşları cezalandırmakla tehdit etmesine izin veren gerekçe nedir?
Bu sorular Rousseau'nun ilk yazılarını yazdığı toplumsal çevrede yoğun bir şekilde tartışılıyordu. Bunlardan bir kısmı bugün hâlâ siyaset felsefesi tartışmalarının odağındadır.
Rousseau, yasaların bağlayıcı olduğuna karar verdi; çünkü genel iradeye, yani bütün yurttaşların bir arada yaşama ve iç ilişkilerini yazılı bir yasayla düzenleme iradesine dayanmaktadır. Yasa, her bireyin diğerlerine yazdığı, bir toplumun üyesi olarak haklarına saygı gösterme taahhüdünü teyit eden bir mektup gibidir. Dolayısıyla yasa, bütün yurttaşların her birine, haklarının korunduğu, garanti altına alındığı ve bunları ihlal edenlerin hepsinin önünde suçlu olduğu yönündeki taahhütlerinin bir beyanıdır. O halde genel irade ve ona dayanan veya ondan dallanıp budaklananlar, yasaların dayandığı duvar gibidir.
Bu akıllıca açıklama, şu sorunun sorulmasına engel olmadı: Peki genel iradenin birleşik kalmasını, yasaları desteklemeye devam etmesini, yani toplumun taahhütlerinde birlik içinde kalmasını ne garanti ediyor?
Rousseau'ya göre her bireyin barış içinde birlikte yaşama isteği, ardından bireylerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen yasayı kabul etmeleri, başlı başına insanın iyi ve akılcı bir varlık olarak özünün bir tezahürünü temsil eder. Bu, Allah'ın onu yaratırken kendisine bahşettiği tabiatının bir ifadesidir. Dolayısıyla bu, Allah’ın bu yaratığa üflediği ruh ve iradenin bir ifadesidir. Bu nedenle onu yüksek saymıştır ve bu yüzden kanıta veya desteğe ihtiyacı yoktur.
Peki, bu “sivil din” fikrini kabul etmeye yeter mi? Analizinin doğru olduğunu düşünüyorum, ancak vardığı sonucu kabul etmeye gerek görmüyorum. Belki bunu daha kolay bir şekilde ispatlayabiliriz.