Suriye’nin sahil bölgesinde işlenen suçlarla birlikte ve sonrasında iki ses yükseldi. Birincisi halkçı bir ses ve kendisinden her biri diğerini karalayan keskin mezhepçi sesler dallanıp budaklanıyor. İkincisi -ki burada bizi ilgilendiren odur- seçkincidir ve bazı savunucuları sömürgeciliği mezhepçiliği üretmekle suçluyorlar.
Sömürgecilik elbette masum değildi ve buradaki amaç onun rollerini savunmak değil. Ancak söz konusu yaklaşımın barındırdığı tehlike, trajedileri toplumsal ruhu aklamak ve arındırmak için bir platform olarak kullanması ve böylece onu her türlü sorumluluktan kurtarmasıdır.
Sömürgecilik, kısa manda döneminde, mezhepsel kesişim veya geçimsizlik sınırları, mandası olan ve kendisini siyasete “hazırlamak” görevini üstlendiği ülkelere yönelik planları dışında, mezhepsellik onun için bir ölçüt değildi. O dönemde Lübnan'ı bir ulus-devlete dönüştürme konusunda en kararlı Lübnanlı grup Maruniler olsa da, bu rolü kendi tarzlarında Irak'taki 1920 Şii Devrimi’ne katılmamış Sünniler üstlenmişti. Onlar Suriyeli Sünni elitlerde görülen Arap milliyetçiliği eğilimlerini taşımamışlardı. Amerikalılar 2003'ten sonra Irak'ta yaptıkları büyük hatalara rağmen, genel olarak İngilizlerin 80 yıl önce benimsediği prensibi sürdürdüler. Zira bu dönemde Şiilerin, Saddam rejiminden ayrılıp federalizmi ve parlamenter demokrasiyi benimsemeye gönüllü olmaları, kendilerini 1920 Devrimi’nden ayırdıklarında Sünnilerin temsil ettikleri şeyi temsil ediyordu. Bu dönemde Maşrık (Levant), çatışmacı yönü üzerinde gerçekten çok az insanın durup düşündüğü, çatışan sömürgeci olgulara ve eğilimlere tanık oldu: Birinci Faysal, Irak Kralı olarak seçildiğinde, onun hem Sünni olması ve aynı zamanda Şiilerin hoşuna gidecek şekilde ehli beyt soyundan olması dikkate alındı. Mayıs 1924’te Suriye ve Lübnan Yüksek Komiseri olan ve Şam ile Cebel Dürzi kasabı olarak bilinen Maurice Paul Saray ise, radikal bir kabalığın itici gücüyle, Lübnan'daki hem Hristiyan hem de Müslüman mezhep ve grupları kızdıran bir laiklik dayatmaya çalışan kişiydi.
Buna ek olarak, Fransızların Suriye için erken dönemde benimsediği ve onu “bölmekle” suçlanan federal formül gibi, daha dengeli ve adil bir bakış açısını hak eden gelişme ve eylemlerin yaygın bir şekilde karalanması da söz konusudur; oysa modern Suriye tarihi, belki de Mart 1961'deki kısa “ayrılıkçı” evre hariç, bundan daha iyisini üretmemiştir.
Aynı şekilde, Batı'nın garanti ve korumalarının, sömürgeci güçlerin ülkelerimizin bağrına girmelerine olanak sağlayan yolların kınanmasına, bu garanti ve korumaları talep etme nedenlerinin ciddi bir şekilde kınanması, bunları talep edenlerin kutlamalarının kınanması eşlik etmedi. Bilakis, son iki gruptakilerin, kendilerini iş birliği yapmaya iten gizem anlaşılmadan iş birlikçi olarak gösterilmeleri ile yetinildi. Müdahalede bulunmayan Osmanlı devletinin aksine, manda yönetiminin iç ilişkiler alanına dahil ettiği modern devletin müdahalesi ise, mezhepçiliği aşmanın bir yolunu oluşturma fırsatı olarak değerlendirilmeyi hak etmiyordu.
Zira egemen siyasi yorum, mezhepçiliği sömürgecilikle mutlak bir şekilde eşitlemeye yönelirken, en fazla gizlenen husus, ulusal kurtuluş hareketleri ve askeri darbelerin ürettiği mezhepçilikti. Örneğin, iktidar araçları açısından Cemal Abdunnasır, Faruk'u deviren ve içinde tek bir Kıpti'nin bile olmadığı yeni rejimin liderlerini ve kadrolarını ayıran “Hür Subaylar” adlı bir örgüt kurmayı başardı. Suriye ve Irak'ta Baas iktidarının ortaya çıkardığı mezhepsel aşırılığın nedenlerinden birinin, tüm yerel ifadelerin ve alt kimliklerin “milliyetçi” bir şekilde bastırılmasıyla birlikte gelen siyasi kapanma ve güvenlik kısıtlamaları olduğundan şüphe etmek zordur. Daha sonra Saddam Hüseyin'in idamına gölge düşüren mezhepsel vahşet de Bostonluların yöntemlerine veya Los Angeles sakinlerinin planlarına bağlandı! Bu, 2006 yılında hiç şüphesiz “kardeşler arasında” bir savaş olan Irak iç savaşının patlak vermesinden önceydi.
Milliyetçiliği anlamak isteyenin Almanya'yı, devrimleri anlamak isteyenin Fransa'yı incelemesi gerektiği doğruysa, mezhepçiliği anlamak isteyenin de Lübnan'ı incelemesi gerekir. Bunun sebebi, Lübnan’ın diğerlerinden daha mezhepçi olması değil, bunu en çok dile getiren olmasıdır. Bu da milliyetçi polis devletinin yönetimindeki ülkelerde olduğu gibi, mezhepçiliğin sessiz ve bastırılmış bir şekilde işlenmesini engelledi.
Bağımsız Lübnan tarihinde mezhepçiliğin en şiddetli dalgaları, bir şekilde ulusal ve kurtuluşçu olarak adlandırılan meselelerle ilişkilendirildi ve sadece bunların ateşiyle patlak verdi. Bu durum, 1958'deki Nasırcılık, Bağdat Paktı ve Eisenhower Projesi etrafında yaşanan küçük çaplı savaş için geçerlidir. Keza Filistin direnişi ve Filistin'i Lübnan'dan yapılacak eylemlerle kurtarmak için, direnişin Lübnan’da silah taşıma hakkı ile ilgili 1975’teki büyük savaş için de geçerlidir. Yine aynı durum, Arafatçılığa açılan savaş, ona eşlik eden ve Hafız Esed ile yandaşlarının Yaser Arafat'a karşı giriştikleri “Trablus Savaşı” ve “Kamplar Savaşı”, Arafat’ın İsrail önünde eğilmesi için de geçerlidir. Bu süreç, Arafat'ın “Lübnan'ı bir taraftan karşı tarafa götürmek” ile suçlanması gibi, Refik Hariri’nin de aynı şeyle suçlanmasının ardından Beşşar Esed ve Hizbullah tarafından öldürülmesiyle zirveye ulaştı.
Aslında Batı'nın ve sömürgeciliğin rolüne yönelik bu tek taraflı odaklanmanın yanı sıra, ucuz bir kendini aklama ve sorumluluktan kaçma çabası, tanımı gereği mezhepçi bir eylemdir. Zira bu, yapılarımızdaki her türlü aksaklığı yok sayarak, zayıfların kıyamete kadar zayıf kalmasını sağlamaktadır.