Sam Mensa
TT

Savaş durumunun çıkmaz yolu

Geçtiğimiz hafta, Lübnan-İsrail ilişkileri, iki ülke arasında yapılan ön görüşmeyle başlayan tarihi gelişmelere sahne oldu. Görüşme, 10 günlük ateşkes, bir mutabakat zaptı ve ABD Başkanı Donald Trump'ın hem Lübnan Cumhurbaşkanını hem de İsrail Başbakanını Beyaz Saray'da görüşmeye davet etmesiyle sonuçlandı. Bu gelişmeler, Lübnan'ın İsrail ile olan savaş halini sona erdirecek bir çözüme giden çıkmaz yolu açacak mı? Ve devam eden savaş, devletin bölgesel değişimler ve uluslararası baskılarla dolu bu nadir anı gerçek bir siyasi sürece dönüştürmeyi başarması durumunda, Hizbullah'ın silahsızlandırılması için bir fırsat penceresi mi açtı?

Gerçek şu ki durum daha karmaşık: Lübnan devleti ne kararını alma gücüne ne de sona erdirme araçlarına sahip olmadığı bir savaşı müzakere ediyor. Bu arada, Hizbullah ile yüzleşme acizliği, kurumları içindeki bir kusura dayanıyor; burada iç içe geçmiş siyasi çıkarlar kararların alınmasını engelliyor. Peki, bu durumda yapılacak müzakereler ne gibi bir sonuç verebilir?

Öncelikle, mevcut hükümet, bu konuya yaklaşımda geleneksel donukluğu kırarak İsrail ile doğrudan müzakerelere girme yönündeki cesur ve tarihi kararı için takdir edilmeyi hak ediyor. Ayrıca, ister 2024'te Şii İkilisi isterse bugün vekilinin istediği gibi İran olsun, başka herhangi bir tarafın kendi adına müzakere etmesine izin vermeme konusundaki ısrarı için de takdir edilmeyi hak ediyor. Ne var ki müzakerelere sınırlı bir güce sahip kozlarla giriyor, ki bu da söz konusu cesareti somut kazanımlara dönüştürme gücünü zayıflatabilir.

Temel ikilem, devletin taahhütte bulunma gücünün olmayışında yatıyor. Etkin taraf yetkisinin dışında hareket ettiğinde devlet, uygulanabilir taahhütlerde bulunacak güçte değil; bu da herhangi bir anlaşmayı baştan itibaren kırılgan hale getiriyor. Savaş ve barış kararı, ideolojik ve İran ile ilgili hususlara dayanan Hizbullah'ın pozisyonu tarafından kısıtlanmış. Çatışmanın ana tarafınca reddedilen müzakerelerin ne faydası olabilir? Önce Hizbullah'ın pozisyonunu ve rolünü tanımlayan bir uzlaşı olmadan, müzakereler anlamını yitirir ve çözülmemiş bir iç çatışmanın uzantısı haline gelirken, devlet iç ve dış güçler arasında arabulucu rolüne bürünür.

Müzakerelere gelince, süreç nereden başlayacak? Mutabakat Zaptı ile mi başlayacak, yoksa Litani Nehri'nin güneyinin silahsızlandırılması, Hizbullah'ın askeri ve güvenlik faaliyetlerinin yasaklanması ve hatta Beyrut'u silahsızlandırılmış şehir ilan etmek gibi uygulanmamış önceki hükümet kararlarıyla mı başlayacak? Beklenen sonuçlar nelerdir? Hedef uzun vadeli bir ateşkes mi, yoksa 1949 anlaşmasına benzer şekilde revize edilmiş bir ateşkes anlaşması mı? Yahut sınırlı güvenlik düzenlemeleri mi, yoksa Mutabakat Zaptı'nda belirtildiği gibi daha geniş çaplı bir uzlaşmaya hazırlık olarak savaşı tamamen sona erdirecek bir süreç mi?

Tüm bu seçenekler aynı engelle karşı karşıya: Savaşa doğrudan dahil olan taraf bunları kabul edecek mi?

Öte yandan, İsrail'in amacı iki seçenek arasında gidip geliyor gibi görünüyor. Birincisi, güneyde bir güvenlik bölgesi kurmak, ikincisi ise stratejik hedef olarak Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını sağlamak. Askeri tırmandırmaya rağmen İsrail, yalnızca güç kullanmanın silah sorununu çözmeyeceğinin farkında; bu da askeri baskıyı müzakere süreciyle birleştirmenin gerekliliği hakkındaki artan tartışmaları açıklıyor.

 Ancak bu kombinasyon açık bir çelişki içeriyor; operasyonların devamı veya güneyde İsrail güçlerinin varlığını sürdürmesi, “direniş” anlatısını yeniden üretiyor ve Hizbullah'a silahına sıkı sıkı tutunmak ve herhangi bir çözümü engellemek için ek bir gerekçe sağlıyor. Bu nedenle, İsrail'de Washington ile koordineli diplomasinin belirleyici rol oynamasına izin veren net bir siyasi vizyona ihtiyaç var.

Bu veriler ışığında, müzakerelerin sonucunu hayal etmek zor. Büyük anlaşmalar, kararın kimin elinde olduğu, taahhütleri yerine getirme gücü ve karşılıklı uzlaşma isteği konusunda netlik gerektirir. Bir devlet kendi sınırları içindeki güç araçları üzerinde kontrol sahibi olmadığında bu koşullar mevcut değildir. Karşı taraf da bu zayıflıkların tamamen farkında ve bunları, önceden uygulanmasının zor olacağını bildiği koşulları dayatmak veya müzakereleri ilave baskı aracı haline getirmek için kullanabilir. Bu durumda, müzakereler savaşı sona erdirmenin yolu olmaktan çıkar ve savaşı yönetmenin parçası haline gelir.

Bu meselenin düğümü nerede gizli; Hizbullah'ta mı, İsrail'de mi yoksa otoritesini uygulama gücünden yoksun bir devlette mi? Gerçekte, Hizbullah bu zayıflığın bir ürünü olduğu kadar sebeplerinden de biri. Bu nedenle, ciddi bir müzakere süreci, devletin kararlarını uygulamasına olanak sağlayarak ve bu görevi engelleyen tüm yetkilileri görevden alıp, siyasi ve idari engelleri ortadan kaldırarak içeriden başlamalı. Ancak o zaman, ordunun rolünü yerine getirmesi için gerekli yardım etkili olacaktır; bu yardım, bu rolün yerine getirilmemesi durumunda askıya alınmasını öngören koşullarla birlikte, Hizbullah’ın destekçilerine yönelik ciddi yaptırımlar ve baskılarla birlikte uygulanmalıdır.

Resim, Suriye faktörü olmadan eksik kalır. Silahsızlandırma için yapılacak herhangi bir güvenlik anlaşması, Lübnan-Suriye sınırı kontrol altına alınmadan sınırlı kalacaktır. İsrail ile yapılacak herhangi bir anlaşma ise Suriye ile koordinasyon ve yakın ilişkiler gerektiriyor; aksi takdirde sürekli sarsıntılara maruz kalabilir.

Sonuç olarak, Lübnan kaçırılan fırsatları biriktirmeyi göze alamaz. Ya tartışma güç dengelerini yönetmekten devletin yeniden kurulmasına doğru kayacak ya da tüm müzakereler, aynı soruları yeniden üretecek yeni bir çatışma turunu bekleyen krizin devamı niteliğinde kalacaktır.



Daha fazla makale YAZARLAR