İnanıyorum ki Lübnanlıların büyük çoğunluğu, güzel ve dirençli vatanlarında barışın hüküm sürmesinden büyük mutluluk duyacaktır. Dahası, Lübnan halkı, karanlık sıkıntı bulutlarının dağılmasıyla birlikte bir umut ışığı belirdiği anda, sevinç ve mutluluk yaratma ve tadını çıkarma konusunda yeryüzündeki en yetenekli halklardan biridir.
Bu halk uzun zamandır, çoğunlukla tek başına, “uluslar arasındaki oyunun”, tarihin acımasızlığının, coğrafyanın adaletsizliğinin ve “büyük güçlerin” hırslarının yükünü taşıyarak ayakta durdu. Sıklıkla göz ardı edildi, ancak aynı zamanda korumadan ve tehlikeleri kendinden uzak tutacak bir güçten de yoksundu.
Liderleri ve halkı çoğu zaman değişen koşulları yanlış yorumladılar, ihtiyat gerekli olduğunda aşırı iyimser davrandılar. Öngörü gerekli olduğunda aceleci davrandılar. Başkaları onlara karşı komplo ve tuzaklar kurarken, onlar bu başkalarına güvendiler. Bencillikleri, aşiretçilikleri ve mezhepçilikleri, akıl birlik ve uzlaşmayı gerektirdiğinde, acı gerçekleri tekrar tekrar görmezden gelmelerine ve kanıtlanmış olguları hiçe saymalarına yol açtı. On yıllardır, hatta yüzyıllardır ünlü olan Lübnanlıların zekası, birlikte yaşama yerine aldatmayı seçtikleri her seferinde onlara ihanet etti ve bu durum bugün de devam ediyor.
Son birkaç gün, İsrail ve Lübnan arasında Washington'da elçiler düzeyinde bir görüşmeye sahne oldu. Lübnanlılar arasındaki kronik fikir birliği eksikliği göz önüne alındığında, yorumların, toprakları özgürleştirmeyi ve (bu kez İran tarafından) gasp edilen egemenliği geri kazanmayı amaçlayan “müzakerelerin cesaretini övmek” ile askeri işgalini ve neredeyse her gün yaptığı katliamları sürdüren İsrail ile “teslimiyet ve normalleşmeye doğru ilk adım”ı kınamak arasında gidip gelmesi kaçınılmazdı.
Lübnanlı politikacıların, medya mensuplarının ve hatta sokaktaki sıradan vatandaşların yorumları, hem sahadaki gerçekliği kasten göz ardı etmeleri hem de parlak siyasi ifadelerin ve kelime dağarcığının ardında gizlenen bölücü söylemi, çatışan mezhepsel çıkarları yeniden canlandırma konusundaki ısrarları açısından dikkat çekiciydi.
Örneğin, birçok kişi, Başkan Donald Trump yönetiminin himayesinde düzenlenen Washington toplantısının hemen ardından Cumhurbaşkanı Joseph Avn'dan bir açıklama talep etti. Gerçekten de, geniş çaplı yıkım ve işgal göz önüne alındığında, hem Cumhurbaşkanı’ndan hem de hükümetten böyle bir talepte bulunulması tamamen haklı bir davranıştı; zira ölü sayısı 2.300'ü, yaralı sayısı 7 bini ve yerinden edilmiş insan sayısı 1,2 milyonu aştı.
Öte yandan, bombardımanların ve genişleyen işgal baskısı altında İsrail hükümetiyle herhangi bir diyaloğun faydalı olacağından şüphe duyanlar da vardı. Keza İran'a savaş duyurusundan bu yana geçen haftalar boyunca Binyamin Netanyahu'nun kendi ifadesiyle Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme planında “uyumlu bir ortak” olmayı sürdüren Amerikan yönetimine güvenmekte tereddüt edenler de vardı!
Birçok kişinin samimiyetine odaklandığı konuşmasında, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn kendinden emin bir şekilde şunları söyledi: “Lübnan'ı neredeyse yarım yüzyıldan beri ilk kez geri kazandık. Artık kimsenin piyonu ya da arenası değiliz!”
Ne var ki bu sözlerin söyleniş biçimi, Avn'ın ordu komutanı olduğu dönemdeki “günün emirleri” açıklamalarında benimsemeye alışkın olduğu “idealist” ruh aracılığıyla moral yükseltme ve uzlaşma sağlama niyetini açıkça gösteriyordu. Ancak gözlemcilerin, satır aralarında yöneltilen suçlamalar ve ödenen faturalar olarak görülebilecek sözlerin hızla farkına varmaları kaçınılmazdı.
Cumhurbaşkanının Lübnanlıların vatanlarını kaybettiğine inandığı “yarım asırlık” dönem, sırasıyla silahlı Filistin varlığı, iç savaş, kısmi İsrail işgali ve nihayetinde Hizbullah'ın ve onun ardındaki İran'ın egemenliği arasında bölünmüştür.
Dahası, bu dönemin ardında mezhepsel ve hizipsel bağlılıkların ve taraflılıkların izleri yatmaktadır. Filistin varlığı, İslamcı (özellikle Sünni), Arap milliyetçi ve solcu grupların desteği olmasaydı daha güçlü ve köklü hale gelemezdi. Tüm dini gruplar iç savaşa dahil oldu, ancak İsrail öncelikle Hristiyan sağcı güçlere güvendi ve onları müdahalesi ve geçici işgali için bir müttefik olarak gördü.
Son olarak, bu işgal -küresel solun gerilemesi ve hem Şii (İran) hem de Sünni (Afganistan) siyasi İslamcıların yükselişi ile birlikte- Humeyni İranı’nın etkisini genişletmesine neden oldu ve bu etki Lübnan'da Hizbullah, Suriye'de Esed ve Bremer sonrası Irak'ta somutlaştı.
Dolayısıyla doğrudan müzakerelerin yeniden başlatıldığı İsrail, Lübnan'ı sadece “sınır çizgisinin” ardından izlemekle yetinmeyecektir. Kaldı ki tüm Ortadoğu'da serbestçe hareket eden ve şimdi Nil ile Fırat arasındaki bölgeden açıkça bahseden İsrail hangi sınırları tanıyor?
Dün, bir Sünni entelektüel şöyle yazdı: “Tarihi anlamak ve öğrenmek için inceliyoruz, tekrar etmek veya kışkırtma ve intikam için kullanmak için değil!” Ardından şunu sordu: “Tarih neden bazen intikamcı ve kışkırtıcı bir dille yazılıyor?”
Öte yandan, bir Şii de sosyal medyada şunu yazdı: “Sayın Cumhurbaşkanım, konuşmanızın Lübnan halkının ateşkes ve evlerine dönüş sevincini ifade etmesini ummuştuk. Hükümetlerinin işgale karşı yanlarında olduğu ve geleceğin daha iyi olacağı güvencesini onlara veren bir konuşma olmasını umut etmiştik. Konuşmanın tüm Lübnanlılar için birleştirici bir konuşma olmasını, ülkeyi tehdit eden, birlikte yaşama ve Lübnanlıların çoğunluğunun iradesine aykırı bir şekilde düşmanla normalleşme ve barışı müjdeleyen, tırmandırıcı, öfkeli bir konuşma olmamasını ummuştuk.”
Son olarak, direniş yanlısı bir gazete ikinci görüşü destekleyerek şunları yazdı: “On günlük geçici ateşkes anlaşması, bir uzlaşmayı yansıtmaktan ziyade, bölgesel baskıların direnişin zorla dayattığı saha gerçekleriyle örtüşmesini ifade etmektedir. Düşman İsrail ateşkesi savaş hedeflerini başka yollarla tamamlamak için bir platform olarak kullanmakta ısrar ederken, Lübnan zorlu bir durumla karşı karşıya; belirsiz bir ateşkesi, müzakere denklemindeki açık bir dengesizliği ve harekete geçmeye hazır olduğunu ve 2 Mart öncesi statükoya geri dönmeyi reddettiğini teyit eden bir direnişi yönetmek.”
Kısacası, geleceğin ne getireceğini bilmek için sadece temenniler yeterli olmayacaktır. Binyamin Netanyahu'nun hesapları ve Donald Trump'ın vizyonu arasında, henüz hiçbir şey görmedik!