Savaş davullarının çalması, yeniden çatışmaya kaymaya yol açabilir. Aynı zamanda şahinlerin taleplerinin hafifletilmesini ve bir uzlaşma için koşulların olgunlaşmasını da sağlayabilir. Hasta Ortadoğu'nun bildiği tüm savaşlardan daha tehlikeli, büyük bir krizin ortasındayız. Çatışmanın tarafları saatlerine bakıyor. Zaman tükeniyor ve tüm gözler akrep ve yelkovana dikilmiş durumda. Amerikan-İran ateşkesi çarşamba günü sona eriyor. Ve sabırlı olmak, Donald Trump'ın doğasında yok. Teslim olmaksa, Devrim Muhafızları generallerinin kaldırabileceğinden daha fazlası. Sahneyi ve son tarihleri endişeyle izleyen başka bir taraf daha var. O da Hürmüz Boğazı'nda, yakın ve uzak haritaların kaderini etkileyen askeri ve ekonomik bir krizde rehin alınmış küresel ekonomidir.
Bu kritik günlerin manevralar, uçurumun eşiğinde dolaşma, sızıntılar ve tehditlerle dolu olması şaşırtıcı değil. Trump, İran'ın nükleer emellerinden açıkça vazgeçmesini ve bunların peşinden tekrar koşmamasını talep ediyor. Bu nedenle zenginleştirmeyi reddediyor ve Amerikan hava saldırılarının enkazı altında gömülü olan yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu teslim almakta ısrar ediyor. Ayrıca İran'ın, sadece rakiplerine karşı değil, daha da önemlisi savaşa doğrudan müdahaleden kaçınan komşularına karşı kullandığı füze cephaneliğinin de kısıtlanmasını talep ediyor. Dahası, General Kasım Süleymani'nin beslediği, finanse ettiği ve silahlandırdığı paralel “mini ordular” olan vekil güçlerini harekete geçirmeyi bırakmasını talep ediyor. İran'ın bu taleplere uyması eğer gerçekleşirse, konumunu, sınırlarını ve rolünü temelden değiştirecektir.
Baba Hamaney ve Kasım Süleymani döneminde İran, bölgenin kontrolünü ele geçirmeye çalışarak sınırlarını genişletti. Suriye-İsrail sınırı, İran-İsrail sınırına dönüştü. Aynı başarıyı Lübnan-İsrail sınırında ve Gazze'de de elde etti. Irak'taki milis gruplar “direniş ekseni"ne katıldı ve Husiler baş gösterdi. İran, İsrail'i tünel ve füze ağıyla kuşatmada ilerleme kaydetti ve Ortadoğu'daki “Amerikan ipini” koparma hayali yeniden canlandı.
Şimdi tablo değişti. Sinvar Tufanı’nı takip eden savaşlar, Gazze'deki İran-İsrail sınırını ortadan kaldırdı. İran, Suriye “köprüsü” üzerinden İsrail ile olan sınırını kaybetti. Lübnan üzerinden de kaybedecek. Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın son açıklaması açık ve kararlıydı: Lübnan devleti, savaş ve barışla ilgili kararlarında hiç kimsenin kendisine ortak olmasını kabul etmeyecektir. Herhangi bir dış tarafa kendi adına konuşma veya yokluğunda müzakere etme hakkını vermemiştir. Bu, Suriye vesayetinden miras kalan İran vesayetine karşı açık isyandır. Bu aynı zamanda Nevvaf Selam hükümetinin ve Lübnan halkının çoğunluğunun da görüşüdür.
İran rejimi Amerikan ve İsrail saldırılarının ağırlığı altında devrilmedi. Devrilmesi de beklenmiyordu. Fakat rejim şu anda son derece tehlikeli bir sınavla karşı karşıya. Savaşa geri dönmek kayıplarını daha da derinleştirecek ve Amerikan askeri yığınağı çok büyük. “Ekonomik öfke”, yüzer depolama ve boşaltma gemilerinin takibi ve deniz ablukası, uygulanan deniz ablukasını hava saldırılarından daha ölümcül hale getirecek faktörler. İran yaptırımlar altında yaşamaya alıştı, ancak “ekonomik boğulmaya” dayanma gücü garanti olmayabilir.
Dünya endişeyle saatleri takip ediyor. Umutlar şimdi, deneyimli bir asker olan Pakistanlı Mareşal Asım Münir'in çabalarına bağlanmış durumda. Mareşal, Hindistan, Çin, Afganistan ve İran arasında sıkışmış bir coğrafyanın sertliğini bilen bir ülkede doğdu. Asya'daki karışıklığın kalbinde yer alan ülke, Hindistan ile ilişkilerinde Münir'in de son çatışmasında taraflarından biri olduğu eski bir yaraya sahip.
Münir, Tahran ve Washington arasında arabuluculuk yapmasını sağlayan çeşitli avantajlara sahip; Amerikan Başkanıyla güvene dayalı bir ilişkisi var. Ayrıca, Devrim Muhafızları liderleriyle de Kasım Süleymani dönemine kadar uzanan bir ilişkisi bulunuyor. Ülkesinin hem Çin hem de Amerika Birleşik Devletleri ile olan yakın bağlarından da faydalanıyor. Ek olarak, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki köklü ilişkiye, bölgedeki gerilimlerin tırmanmasıyla birlikte Pakistan savaş uçaklarının Suudi Arabistan'a ulaşmasıyla hayata geçirilen savunma anlaşmasını da içeren stratejik ortaklığa güveniyor. Münir, aslında bir istihbaratçı. Genelkurmay Başkanı ve Ordu Komutanı görevini üstlenmeden önce askeri istihbarat ve ardından genel istihbaratın başında bulundu. Hindistan ile yakın zamanda yaşanan çatışma deneyimi, cesaret ve sorumluluğun birleşimiyle egemenliğin ve istikrarın garantörü olarak konumunu sağlamlaştırdı.
Münir savaşın bedelini biliyor. Sınır ötesi çatışmalara kapı açacak bir kaos veya parçalanma içinde bir İran ülkesinin çıkarına değil. Yine özellikle Pakistan'ın ekonomik zorluklarının üstesinden gelmesinde cömertçe destek veren Suudi Arabistan başta olmak üzere, Körfez bölgesinin istikrarına yönelik bir İran tehdidi de onun çıkarına değil. Ayrıca Tahran ve Washington arasında 47 yıllık bir düşmanlık ve karşılıklı saldırılar olduğunu da biliyor. Bu nedenle, görevinin kolay olmadığının farkında. Müzakereler boğazında ilerlemek, savaş davullarını susturmak ve İran ile ABD arasında ve İran ile Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri arasında farklı ilişkiler için bir çerçeve oluşturmak amacıyla mayın tarlasını temizlemeli.
Bölge, boğazda sıkışmış gemilere benziyor. Pakistanlı doktor doğru bir teşhis koymalı, yenilikçi çözümler sunmalı ve ardından yara bantları ve garantiler dağıtmalı. Zaman daralıyor, dünya saatine bakıyor ve Netanyahu adında bir adam endişeli. Çözümün kendisine ve seçmenlerine verdiği sözlere uygun olmamasından korkuyor. Münir'in ilacı acı olabilir, ancak arabuluculukta başarısız olması, Trump'ın Devrim Muhafızlarını bir anlaşma zehrini yudumlamaya zorlamak için açmakla tehdit ettiği “cehennem kapılarını” açabilir.