Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

Dini Liderin askerleri ve Trump'ın vekilleri

İran Devrimi, “Büyük Şeytan” ile sıcak temas hattında doğdu. Ayetullah Humeyni'nin Tahran'daki ABD büyükelçiliğinde yaşanan rehine krizini onaylaması, köprüleri havaya uçurmaya benziyordu. Savaştaki ilk gerçek mermi, 1983'te Beyrut'taki ABD Deniz Piyadeleri kışlasına düzenlenen bombalı saldırıydı.

Bazen saklı, bazen de açık olan İran izleri, büyükelçiliklere yönelik bombalı saldırılar ve rehine alma olaylarıyla tekrarlandı. ABD, İran'ın iki ülke arasındaki acımasız savaşta Irak'a karşı zafer kazanmasını engelleyerek buna karşılık verdi. ABD’nin karşılığı, Donald Trump'ın Bağdat Havaalanı yakınlarında Kudüs Gücü komutanı General Kasım Süleymani'ye suikast düzenlenmesi emrini vermesiyle daha da büyüdü.

İran uzun bir zaman ABD'yi provoke etti, ancak onunla doğrudan savaştan kaçındı. Trump, uçaklarıyla İran nükleer tesislerini bombaladığında oyunun kurallarını değiştirdi. Ardından İsrail ile birlikte İran'ı müzakerelerdeki kafa karıştırma ve oyalama taktikleri nedeniyle cezalandırdı.

Gözlemciler, dün İsviçre sınavı için gelen heyetlerin hareketlerini izlerken bu olayları hatırladılar. Ayrıca, Muhammed Bakır Kalibaf'ın ABD ile çatışan ve Ortadoğu'daki komşularını huzursuz eden makinenin bir ürünü olduğunu da hatırladılar. Kalibaf, Devrim Muhafızları hava kuvvetlerinin eski bir komutanı olup, Meclis Başkanlığına yükselmeden önce çeşitli kademelerde görev yaptı. Abbas Arakçi de İran-Irak Savaşı sırasında Devrim Muhafızları'na gönüllü olarak katılmış ve daha sonra diplomasi alanında yükselmişti.

Gözlemciler ayrıca J.D. Vance'in Deniz Piyadeleri kışlasına yönelik saldırıdan bir yıl sonra doğduğunu da hatırladılar. Kushner'in Humeyni'nin devriminin oluşundan iki yıl sonra doğduğunu, Witkoff'un Humeyni Tahran'a döndüğünde emlak alanında avukat olduğunu da hatırladılar. Müzakereler, özellikle Trump'ın paylaşımları ve gecikmiş tehditleriyle kendisini bombardımana tutmaya devam etmesi durumunda, kesinlikle çetrefilli olacaktır. Yine müzakereler, Pakistanlı ve Katarlı arabulucuların desteğine büyük ölçüde ihtiyaç duyacaktır.

Bürgenstock tatil beldesinde Ortadoğu dosyalarının açılması, dosyaların ve sahiplerinin üzerinde İsviçre rüzgarlarının eseceği anlamına gelmiyor. İsviçre, çatışmaların ve nefretlerin ağır mirası üzerinde uyuyan Ortadoğu gibi değil. İsviçre, yaklaşım olarak tarafsızlığı seçti ve yaşlı kıta iki yıkıcı dünya savaşına gömülmüşken bile bunun ödüllerini topladı. Dahası, İsviçre etnik gruplar, diller ve lehçeler arasında birlikte yaşamaya derinden bağlıdır.

Modern İsviçre, hukuk çerçevesinde farklı olma hakkının kabulü üzerine kurulmuştur. Ne dışlamaya izin vardır ne de darbeler söz konusudur. İsviçre Konfederasyonu, iradesini anayasaya dayatan ilham verici bir başkan üretmez. Sistemi, fraksiyonların ve milis grupların ortaya çıkmasına izin vermez. Kantonlar yerleşik sınırlarına müdahale etmezler ve son söz her zaman sandığındır.

Ortadoğu ise farklı. Varoluşsal ve sınır krizleri. Bazen komşu ülkelere taşan haritalar. Çıkar çatışması ve kimlik çatışması. Yeni kıyafetlere bürünmüş eski hırslar.

Ortadoğu halkları İsviçre toplantısını uzaktan izliyor. Bunu mümkün kılan ve savaşan tarafları insansız hava araçları yerine teklifleri, kara mayınları yerine şartları görüşmek üzere aynı çatı altında oturmaya ikna eden nedenleri merak ediyorlar.

Doğal olarak şu sorular soruluyor: Değişen ABD mi, yoksa İran mı? Yoksa her iki ülke de savaş yolunda devam etmenin tehlikesini mi keşfetti? Amerikan yönetimi, İran'ın en güçlü silahının, uzun süreli yaptırımlar sonucu elde ettiği deneyimden sonra kayıplara dayanma yeteneği olduğunu mu keşfetti? Washington, İran rejimini devirmenin, kayıpları tahmin edilmesi zor bir kara savaşı olmadan imkânsız olduğunu ve İsrail'in rejim değişikliğine bahis oynarken yanlış hesap yaptığını mı fark etti?

Öte yandan Tahran, özellikle küresel ekonominin Hürmüz Boğazı'nın kapanmasıyla sarsılmasının ardından ve yaklaşan ara seçim endişesiyle, Beyaz Saray'ın efendisinin sabırsızlığından mı faydalandı? Tahran, devrimin ilk günlerinden beri beslediği ABD'yi Ortadoğu'dan kovma hayalinin ulaşılamaz olduğu sonucuna mı vardı? Yahya Sinvar'ın Tufan ile öngördüğü “büyük darbe” senaryosunun İsrail'in belini kırmadığı, aksine saldırganlığını ve vahşetini daha da artırdığı sonucuna mı vardı?

İran'ın, Donald Trump'ın savaşa geri dönmekten kaçınma arzusundan yararlanarak, Hürmüz Boğazı'nın kapanmasından elde edilebilecek potansiyel gelirden faydalanmayı hedeflediği ve bu nedenle Lübnan da dahil olmak üzere bütün cephelerde ateşkesi mutabakat zaptının en ön sıralarına koyduğu oldukça muhtemel.

İran'ın “Lübnan maddesi” ile başlamakta ısrar etmesi son derece önemli. Birincisi bu, İran'ı desteklemek için Güney Lübnan köylerinde büyük yıkıma yol açan bir savaş başlatan Hizbullah'a destek mesajıdır. Bu mesaj aynı zamanda, Suriye üzerinden İsrail ile olan “sınırını” kaybeden İran'ın, Güney Lübnan üzerinden de İsrail ile olan “sınırını” kaybetmeyi kabul etmeye hazır olmadığını gösteriyor. İran, Güney Lübnan'da ateşkesi diğer konuları görüşmek için bir ön koşul olarak kullanma gücünü hızla gösterdi ve hatta orada ateşkesin uygulanmasını beklerken Hürmüz Boğazı'nın yeniden kapatılacağını duyurdu.

Netanyahu, “Lübnan maddesini” bir tür şaşkınlıkla karşıladı ve Trump'ın tepkilerini kontrol etmenin ne kadar zor olduğunu bildiği için öfkesini açıkça ifade etmekten kaçındı. Burada şaşırtıcı bir şey yok. Trump'ın trenine binmenin şartı, “Önce ABD” ve “Önce Trump” temeline dayalı tek taraflı liderliğini kabul etmektir.

Savaşta ortaklık, uzlaşmada ortaklık anlamına gelmez. Başkasının silah ve mühimmatıyla savaştığınızda, istediğiniz hedefe ulaşmadan önce ne zaman fren yapabileceğini kontrol etmek zorlaşır.

Netanyahu, Hizbullah'ın belini kırmayı ve silahsızlanmasını herhangi bir uzlaşmanın kesin koşulu haline getirmeyi ummuştu, ancak kendisini farklı Amerikan hesaplarıyla karşı karşıya buldu. Belki de önümüzdeki haftalarda yapılacak müzakerelerde daha birçok engelin ortaya çıkacağına ikna olduğundan, Beyaz Saray'dan gelen baskıya boyun eğdi. Bu engeller, Hürmüz Boğazı'nın geleceği, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoku ve dondurulmuş İran varlıklarıyla ilgilidir. Ayrıca, mutabakat zaptı İran'ın füze cephaneliğini ve sınırlarını, Tahran'ın Lübnan'dan Yemen ve Irak'a kadar bölgeye yayılmış vekilleriyle olan ilişkilerini de ele almadı.

Dini Lider'in vekilleri ile Trump'ın vekilleri arasındaki yolculuk kolay olmayacak. Savaş uzun sürdü, kan döküldü ve milyarlarca dolar donduruldu. Bu aynı zamanda bir imaj savaşıydı; İran’ın imajı ile Büyük Şeytan’ın imajı arasındaki bir savaş.