Arkadaşım Mişari Zeydi birkaç gün önce bu gazetede, İran rejiminin davranışlarını anlamak isteyen herkesin onu sadece kendi mantığıyla yargılamaması, dünyayı rejimin kendi gözleriyle görmeye çalışması gerektiğini yazdı. Bu fikir bana mevcut İran politikasının önemli bir yönünü anlamanın anahtarı gibi geldi, ancak beni başka bir soruya da götürdü: Bu zihniyet İran sınırlarını aşıp Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler veya Irak'taki İran yanlısı milis gruplar gibi onun yörüngesinde dönen örgütler ile yeniden üretildiğinde ne olur? İşte asıl çetrefili hikâye burada başlıyor.
Bu kollar olarak adlandırılan güçlere bakan herkes, farklı yerel koşulların dayattığı farklı deneyimlerle karşı karşıya olduğunu düşünebilir. Ancak daha yakından incelendiğinde, ideolojik yapının neredeyse aynı olduğu, operasyon yöntemlerinin ve hatta silahların devletin kontrolü dışında tutulmasını ve ulus-devletin doğal işlevlerini yerine getirmesinin engellenmesini, böylece onu güçsüz ve çarpık hale getirmeyi haklı çıkarmak için kullanılan siyasi dilin bile aynı olduğu ortaya çıkıyor.
Lübnan'da, güneyden tam bir çekilme olmadan silahların teslim edilmeyeceği söyleniyor. Yemen'de ise Husiler, silahlarının geleceğini bütün ülkenin kendi otoritelerine boyun eğmesine bağlıyor. Irak'ta ise silahlı milis grupların yabancı güçler çekilene kadar silahlarını bırakmayacakları tekrar tekrar dile getiriliyor. Bunlar farklı sloganlar gibi görünse de aynı amaca hizmet ediyorlar; devletin kuruluşunu süresiz olarak ertelemek. Bu koşullar yerine getirilse bile, bu gruplar ulusal devlete boyun eğmeyeceklerdir. Zira bunlar, devleti İran projesine tabi kılmak için kuruldular. Bu grupların amacı, Arap devletini modern özünden arındırmak ve onu hegemonik hedeflerine ulaşmak için kullanan bölgesel bir gücün rehinesi yapmaktır.
Bu koşullar nihai hedefler değil, statükoyu sürdürmenin araçlarıdır. Bir koşul yerine getirilirse, bir diğeri ortaya çıkar; bir düşman ortadan kalkarsa, yenisi ortaya çıkar. Bu nedenle, sorunun geçici bir siyasi nedene bağlı olduğuna inanan herkes, olayı içeriden değil, dışarıdan okuyor demektir. Bu yapıda, silahlar bir araç değil, toplumdaki bir azınlığın devlet otoritesi dışında onları kontrol etmesinin meşruiyet kaynağıdır. Silahı eleştiren herkes şeytanlaştırılır, en iğrenç suçlarla suçlanır ve hatta aynı gruptan olsa bile öldürülebilir.
Bu nedenle, bu örgütler ulus-devlet tarafından yürütülen müzakereleri çatışmayı sona erdirmenin bir yolu olarak değil, onu yönetmenin bir aracı olarak görürler. Bir ateşkes yapabilirler, bir süre müzakerelere katılabilirler veya kısmi bir anlaşmayı kabul edebilirler, fakat devletin güç üzerindeki tekelini yeniden kazanmasıyla sonuçlanacak noktaya ulaşmaktan kaçınırlar. Bu noktada, bir uzlaşma onlar için tehlikeli hale gelir çünkü bu, kuruluş amaçlarının sona erdiğine işaret eder ve toplumda kalıcı bir bölünme yaratmak için iç savaş çıkarmaktan çekinmezler.
Uzun zamandır, İran'daki askeri güçlerin bu modellerden farklı olduğu yaygın olarak kabul ediliyordu çünkü Devrim Muhafızları devletin bir parçasıydı, devletin dışında faaliyet gösteren bir örgüt değildi. Ancak son gelişmeler bu varsayımın yeniden incelenmesini gerektiriyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin açıklamaları, müzakerelerin ve karar alma süreçlerinin perde arkasındaki yönetimi hakkındaki ifşaatları ve ardından röportajın yasaklanması ve İran medyasında yayımının kısıtlanması daha önce bu kadar güçlü bir şekilde gündeme getirilmemiş bir soruyu yeniden gündeme getirdi: İran'da nihai karar alma gücünü kim elinde tutuyor? Gerçek şu ki, Devrim Muhafızları bağımsız bir varlık haline geldi. “Devrimin koruyucusu” olarak kurulmuştu, ancak çıkarları devletin çıkarlarıyla iç içe geçti. İran Cumhurbaşkanı ve diğer yetkililerin açıklamaları da bu eğilimi doğruluyor. Bu nedenle, dünya zaman zaman İran'dan çelişkili açıklamalar duyuyor! Ve bu açıklamaların arka planını kesin olarak kimse bilmiyor.
Bu soru, herhangi bir müzakere konusundan daha az önemli değil. Devlet müzakere ederken, süreci değiştirebilecek veya engelleyebilecek diğer güç merkezleri de varsa, Lübnan, Irak ve Yemen'de görülen tanıdık bir senaryoyla karşı karşıyayız, ancak durum bu sefer İran'ın kendi içinde yaşanıyor. İşte paradoks burada yatıyor: Tahran'ın sınırlarının ötesinde kurulmasına yardımcı olduğu model, artık sorularını ona dayatmaya başladı.
Burada mesele nükleer dosya, yaptırımlar veya Washington ile ilişkilerin ayrıntıları değil... Bunların hepsi önemli konular, ancak daha derin bir sorunun yansıması olmayı sürdürüyorlar. Krizin kökeni, kendisini devlet kurumlarından üstün gören ve devlet farklı bir yol izlese bile kendi iradesini dayatmak için silah ve ekonomik kaynaklara sahip olduğunu düşünen ideolojik bir yapının ortaya çıkmasıdır.
Bu yapı, birden fazla ülkede “paralel devlet” olarak adlandırılabilecek bir yapı kurmayı başardı. Ancak tarih bize paralel bir devletin her zaman kurduğu sınırların dışında kalmadığını; mantığını doğduğu ülke dahil nereye giderse gitsin yanında taşıdığını gösteriyor.
İran deneyiminin belki de en tehlikeli yönü, ikili karar alma modelini komşularına ihraç etmesi ve kendi sınırları içinde aynı sorunla karşı karşıya kalmasıdır. Devletler yaptırımlara dayanabilir, ekonomik krizlerin üstesinden gelebilir ve hatta savaşlarda direnebilir. Ancak karar alma, her biri kendi meşruiyetine, silahlarına ve hesaplarına sahip iki merkez arasında bölündüğünde nadiren hayatta kalırlar. O halde gerçek tehlike rakiplerde değil, devletin kendi içindeki artan bölünmede yatar.
Son söz; silahlar sustuktan sonra, dünyanın bu projenin sonuna tanık olması oldukça muhtemel!