Son yıllarda sadece öldürme, yıkım ve barış umutlarını engellemekle meşgul olan İsrail gibi bir düşmana karşı kızgınlık ve öfke duymak doğaldır.
Ancak, farklı görünseler de iki konu son derece acil hale gelmiştir. Birincisi, bilgi ve görüş arasındaki çatışmadır. İkincisi ise hem insanlara hem de altyapıya zarar veren milisler ve silahlarıdır. Bilgi ve görüş arasındaki çatışmada, medya kuruluşlarının ve iletişim kanallarının tek bir olay hakkında dakikalar içinde onlarca bilgi vermesi dikkat çekici. Ardından analistler geliyor ve sadece ara sıra saldırıların artacağını söylemek dışında net bir sonuca varmadan veya farklı bir bakış açısı sunmadan bu bilgileri tekrarlıyorlar. Bu bağlamda İran'ın Arap devletlerine karşı saldırganlığı, bunun en belirgin örneği. Çoğunluğu Arap olmayan birkaç gözlemci dışında, konuşmacılar ve yazarlar gerçekleri sıralıyor ve eğer bir şey eklerlerse, en kötüsünü tahmin ediyorlar. Bu çekingenliğe gerekçe olarak da ne yapılması gerektiği kararının bireylerin değil, devletlerin yetkisinde olmasını sunuyorlar. Nitekim birisi şöyle dedi: “Bir şey söyledim ve bana, ‘Felsefe yapmayı bırak; ne yaptığımızı biliyoruz ve senin yeterli bilgin yok!’ dediler.”
Bilgi sadece olayı ve anlık zararını değil, aynı zamanda gücü ve yanıt imkanlarını da kapsar. Bu nedenle, biz Arapların çekingenlik veya tarafsızlık için hiçbir bahanemiz yok, çünkü iyi düşünülmüş bir görüş, kabul edilsin ya da edilmesin, itiraza yol açmaz.
Bütün Arapların ABD ile İran arasında savaş istemediği iyi biliniyor. Trump nihayet büyük bir saldırı başlatmaya karar verdiğinde, Suudi Arabistan önderliğindeki Arap ve İslam ülkeleri, üç nedenden dolayı müzakereyi tercih ederek buna karşı çıktılar; birincisi, İran'ın saldırgan yanıtı ve özellikle Arapları hedef alması. İkincisi, İran ve diğer ülkelerde altyapının uğradığı tahribat ve can kayıpları. Üçüncüsü, İran'ın Arap devletlerinin güvenliğini zayıflatmak için milisleri kullanmaya geri dönmesi.
Trump ve İsrail gibi, eylemleri şantaj ve anlaşmalarla iç içe geçmiş ortaklarla çatışmaları tırmandırmaktan kaçınmak, stratejik boyutları olan sağlam bir yaklaşım. Ne var ki, bu bağlamda bu önemli mesele, uzmanlar ve ilgili kişiler arasında istişareye dayalı ve kolektif bir değerlendirmeyi gerektiriyor. Şimdi yapılması gereken, düşmanlardan veya müttefiklerden gelebilecek zararları savuşturma girişimlerinin ötesine geçen kolektif politikaların geliştirilmesidir. Bu politikalar hem ABD hem de İran ile uzun süredir devam eden deneyimlerden ve Körfez ülkelerinin yumuşak gücünden yararlanmalı. Körfez ülkeleri sadece enerji kaynaklarına sahip olma etkisine değil, aynı zamanda stratejik ittifaklar etkisine de sahip. Arap ve İslam dünyasında ve küresel olarak kurumlara sahip ve dünya çapında yaklaşık 40 milyon insana istihdam sunuyor. Tüm bu konuların gerekli ve acil olarak ele alınması, uzun vadede son derece faydalı olacaktır. Bu durumda, sorumluluk pozisyonlarında olanlar ile düşünce ve fikir kurumları içinde alternatifleri araştıran ve değerlendirenler arasında bir ayrım olamaz.
Bir diğer konu ise Gazze, Irak ve Lübnan'daki milislerin silahıdır. Bu üç yerde ve belki de başka yerlerde, devletleri ve kurumları kurtarmak için milisleri silahsızlandırma çabaları sürüyor. İster silahlı, ister siyasi nüfuz sahibi, isterse kurumlar üzerinde kontrol sahibi olsunlar, milisler, kurtulması zor bir sızma tehdidi oluşturuyorlar.
Trump'ın Gazze ile ilgili kapsamlı anlaşmasında, Hamas ve diğer örgütlerin silahsızlandırılması kararlaştırılmıştı. Ancak Hamas daha sonra İsrail Gazze'den çekilene kadar silahını teslim etmeyi reddetti. İsrailliler ise çekilmeden önce Hamas'ın silahsızlandırılmasında ısrar ediyor! Bunu söyleyerek, İsrail'in iddialarını desteklemiyoruz ama maruz kalınan katliam ve soykırımdan sonra Hamas'ın silahının ne faydası var? Dahası Hamas'ın kendisinin Gazze Şeridi'nde kalması Gazze'nin çıkarına mı? Bu örgüt, soykırım savaşının kısmen sorumluluğunu taşıyor ve bir sözde denildiği gibi, “Utanmıyorsan, dilediğini yap!”
Hamas'ın yenilgisinden sonra kenara çekilmesi gerekirdi, ancak çekilmemek, ideolojik meşruiyet iddiasında bulunsalar da savaşı kaybetmiş siyasi örgütler olsalar da milislerin doğasıdır!
2018'den beri tek faaliyetleri yağma, talan ve iktidarı ele geçirmek olan Iraklı milislere gelince, İranlılar onları komşu ülkelere karşı yeniden kullanmaya başladı. Bu onların ilk saldırgan eylemleri değil; 2024'te kaçmadan önce Esed Suriyesi'nde on binlerce kişi öldürüldü, ülke yağmalandı!
Devletten maaş alsalar bile, bu milis gruplar devlete karşıdır. DEAŞ'ın çöküşünden sonra artık hiçbir işe yaramazlar. Ancak silah onlara para ve nüfuz kazandırdı ve şimdi de Devrim Muhafızları onları saldırılar düzenlemekle görevlendirdi!
Irak hükümeti onları ortadan kaldırmak istiyor ama bunu başarabilir mi?
Üçüncü sorun ise, kendisini silahsızlandırmak isteyen Lübnan hükümetiyle anlaşmazlık içinde olan Hizbullah’tır. Hizbullah, İsrail'i son seferinde kışkırtarak onlarca kasaba ve yüzlerce köyün işgaline ve yıkımına, ayrıca sakinlerinin yerinden edilmesine neden oldu. Yenilgiden sonra da İsrail ile müzakere ettiği için hükümeti eleştiriyor. Peki, hükümet kiminle müzakere etmeli? Ve çoğu imha edilmiş ve artık ne kurtuluş ne de meşrulaştırma için kullanılamayacak bir silahın ne anlamı var?
Ya devlet ya da Yemen'deki Husiler de dahil olmak üzere İran için çalışan milisler. Yeni bir hayatta kalma savaşı çıkarmamaları için derhal ortadan kaldırılmaları gerekiyor.