Hazım Sağıye
TT

Çerçeve anlaşması ve bireysel sorumluluk

Bu satırlar, Lübnan-İsrail arasında imzalanan “çerçeve anlaşması” ile ilgili argümanları ve karşı argümanları tekrarlamayacaktır. Bu tartışmalı materyal neredeyse arşivsel ve tıklanan bir tuşla ilgili karşı argümanlarla birlikte otomatik olarak tekrar oynatılabilir hale geldi.

Ancak, dikkat edilmesi gereken konu, hak ettiği ilgiyi görmemiş olan kolektif sorumluluktur. Burada sorumluluk, alışılmış anlamda siyaseti aşarak, etkileri söz konusu anlaşmayla sınırlı olmayan derin ve geniş kapsamlı kültürel temellere uzanmaktadır.

Hukuk ilkesine dayanarak ve İsrail'i suçlarından dolayı yargılama hakkına tutunarak kendisini kınayanlar, kolektif sorumluluğa dair bir tür itiraf eşlik etseydi söz konusu kınamaları, daha tutarlı ve inandırıcı hale gelebilirdi. Kolektif sorumluluk, mevcut felaketin sadece Lübnanlı bir taraf tarafından yürütülen iki ardışık savaşın ürünü olmasına değil, aynı zamanda devletin devlet olarak işlev görmesini ve toplumun toplum haline gelmesini engellemeye yönelik uzun bir geçmişe dayanmaktadır. Bildiğimiz gibi Lübnan devleti, her iki tarafın da ateşkese uymayı ve karada, denizde veya havada birbirlerine karşı herhangi bir düşmanca eylemden kaçınmayı taahhüt ettiği 1949’daki Ateşkes Anlaşması'na bağlı kaldı. Ancak bu bağlılık, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) savaşçılarının silahlanmalarını ve Lübnan kara ve hava sahalarından İsrail’e karşı askeri eylemlerde bulunmalarını engellemedi. Dahası, Lübnan devleti bu silahı Kahire Anlaşması ile meşrulaştırdı ve önemli sayıda Lübnanlı da onu destekledi, savundu ve Filistinli savaşçılarla birlikte savaştı. Aynı durum, çok daha ciddi bir ölçekte, Hizbullah için de geçerli. Hizbullah, Taif Anlaşması'na ne bağlı kaldı ne de bağlı kalması için zorlandı, ardından 1993'te ordunun güneye girişini reddetti, 2000'de İsrail çekilmesine rağmen savaşmaya devam etti, 2006'da 1701 sayılı karara karşı çıkarak iki İsrail askerini kaçırdı ve son olarak son iki savaşı başlattı. Bu arada, “halk, ordu ve direniş” sloganı gibi saçmalıklar neredeyse resmi olarak benimsendi ve Hizbullah’ın resmî kurumlarda kilit pozisyonları işgal etmesine ve uluslararası forumlarda devlet tarafından savunulmasına olanak tanındı.

Bu tür bir gerçeklik, komşuları İsrail'in yanı sıra Hizbullah'ın kendisine yönelik işgalci müdahalesiyle de kanıtlandığı gibi Suriye için de tehlike oluşturmadan önce, Lübnanlıların kendileri için bir tehlike oluşturuyordu. Komşu ve uzak ülkeleri “onurlu direnişi” finanse etmek için uyuşturucu maddelere boğmak gibi daha incelikli tehlikelerden bahsetmiyoruz bile.

Ancak bu uzun süreli zayıflığa ve bunu kabul etmeyi reddetme tutumuna karşılık olarak, İsrail'in çekilmesinin tamamlanması ile Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının tamamlanması arasında başarılı bir sinerji sağlanması konusunda devletin ve ordunun sorumluluğuna giderek daha fazla vurgu yapılıyor. Bu bakış açısına göre, “deneme noktaları” meselesi, önceki tüm sınavlarında başarısız olmuş bir taraf için bir sınav olarak yorumlanıyor.

Eğer Lübnan'daki devlet ideolojik tipte bir devlet olsaydı, yani yerel veya uluslararası hukukun sadece göstermelik olarak geçerli olduğu bir devlet olsaydı, sorumluluktan kaçınma anlaşılabilir olurdu. Ancak bildiğimiz kadarıyla durum böyle değil.

Hesap sormanın yokluğu ve melekler tarafından yürütülen bir savaşın uzantısı olarak hukuk kılıcını kuşanma telaşı, bu ortamda barışa yönelik tam bir isteksizliği ortaya koyuyor. Bu durum, geçmişte gidişatı denetleyen ve şimdi de hiçbir özür dilemeden geleceği kontrol etmeye çalışan politikacıların sorumsuzluğuyla eşdeğerdir. Teslimiyet anlamına gelmeyen bir barışa veya soykırımcı olmayan bir oluşumla barışa duyulan sevgiyi vurgulayan etkileyici konuşmalar ise barışın tüm biçim ve tezahürlerine yönelik derin bir reddi ortaya koymaktadır. İşte bu reddedişle, geniş halk ve kültür ortamı, Mısır-İsrail Camp David Anlaşmaları, 17 Mayıs 1983 anlaşması, Oslo ve Vadi Araba anlaşmaları ile Abraham Anlaşmaları'na karşı silahlandı. Şimdi veya gelecekte savaş olasılığını ortadan kaldırma arzusuna dair hiçbir belirtinin olmaması göz önüne alındığında, yapılan kınamalar, mevcut barış formüllerinden farklı bir “teslimiyet dışı” barış teorisi sunmadı. Tüm çabalar, imkansızlıkları ve başarısızlıkları vurgulamaya ve açılması halinde ufak da olsa bir barış olasılığına yol açacak her kapıyı kapatmaya odaklanmış durumda.

Bütün bunlar, çatışmayı kuralların geçerli olmadığı bir istisnaya dönüştürme yönünde derin ve yaygın bir eğilimi yansıtıyor. Ancak bu istisnailik sadece herkesi yalnızca felakete götüren alışılmış reddetme yolunu ortaya çıkarıyor. Çünkü istisna, her an ve isteyen herkes için bir karşı istisnayı haklı çıkarıyor, o da silahlanmak, eleştiri veya hesap sormanın uzağında olan “direniş” ve “kurtuluşu” başlatmak. Nitekim Hizbullah'ın bazı eleştirmenlerinin kullandığı nakarat -gerçek direnişin Hizbullah'ın değil, onların direnişi olduğu- iyi biliniyor.

Bu sorumluluk duymama durumunun sebepleri, siyasi ve kültürel unsurların bir karışımı, ideolojik söylemin yüzeyi ile belirli bir grubun altta yatan kaygılarının iç içe geçmesi gibi şüphesiz çoktur. Ancak bu yaygın inkâr sadece sefaleti ve gerilemeyi daha da kötüleştirecek ve İsrail'in zulmünü ve baskıcılığını daha da güçlendirecektir. Bu arada, tarihleri ​​boyunca masumiyetten ibaret olan meleklerimiz, milyonlarca kez kınanmış olan “iş birlikçi otoriteyi” ve “utanç anlaşmasını” kınamaya devam ediyorlar.