Arap Körfez devletleri, İran-Irak Savaşı ve Kuveyt'in işgali de dahil olmak üzere daha önce tüm yaşadıklarından daha büyük olabilecek güvenlik ve varoluşsal meydan okumalar ile karşı karşıya. Zira o zamanlar dünya daha net ve taraflıydı, oysa bugün ittifaklara, anlaşmalara ve askeri teknolojiye güvenmek yetmiyor.
İran'ın altı Körfez devletine yönelik sistematik saldırganlığı savaşın bitmesiyle sona ermeyecek, hatta bu belki de sadece başlangıçtır. Bu saldırganlık şu anda daha fazla silahlanma ve kendi kendine yetmenin pekiştirilmesinin yanı sıra, yeni eksenlerin ortaya çıkışını tetikliyor.
İran ile savaş büyük olasılıkla bölgedeki son Amerikan savaşı olacaktır. Zira Washington, petrolde kendi kendine yetmeye başladığından beri geri çekilmek istiyor. Bunu Obama başlattı, Biden bundan bahsetti ve şimdi Trump bunun için çabalıyor.
Bu güç boşluğunun bir sonucu da İslamabad ve Ankara gibi rakip bölgesel ittifakların ve eksenlerin yeniden ortaya çıkmasıdır. Eğer amaç İran'ı caydırmak ve bölgede güç dengesi sağlamaksa, bu ittifaklar ve eksenler bunu başarabilir mi? Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması bir eksen değil, ikili bir anlaşmadır ve askeri iş birliğine dayanmaktadır. Türkiye, NATO şemsiyesi altında ve ABD ile askeri ilişkisi olduğu için İran ile karşı karşıya gelmek konusunda istekli değil. Dahası ittifaklarının kendisini Tahran'la bir çatışmaya sürüklemesine izin vermeyecektir.
Yeni liderliği altında niyetleri ve yönelimleri hâlâ belirsiz olan İran, saldırgan politikalarına devam ederse Körfez ülkelerini İsrail ile iş birliğine itecektir. İran'ın, petrol tankerlerini hedef aldığında ABD Beşinci Filosu'nun Körfez'e ilk kez konuşlandırılmasına neden olduğunu unutmamalıyız. Yine bölgedeki yabancı askeri üslerin ve anlaşmaların yayılmasının arkasında da tehditleri vardır.
Şubat ayından beri devam eden savaşta karmaşık bir bölgesel çatışma üçgeni mevcut: İran, Körfez ve İsrail. İran'ın Körfez ülkelerine yönelik devam eden saldırıları nedeniyle, ABD'nin Tahran ile saldırmazlık anlaşması imzalaması durumunda, Körfez ülkeleri de boşluğu dolduracak yeni bir caydırıcılık sistemi kurmaya çalışacaktır.
İran'ın niyetlerini, sözlerini, eylemleriyle desteklemedikçe yargılayamayız. Kuzeyden güneye Körfez ülkelerinin güvenliğini tehdit eden “kıskacını” sona erdirecek mi? Bunun için Iraklı milis gruplardan ve Yemen'deki Husilerden vazgeçmesi gerekiyor.
Bu savaşta İran, Lübnan'da İsrail ile yüzleşemediği veya Körfez sularında ABD'ye karşılık vermekten korktuğu her seferinde olduğu gibi Körfez ülkelerine karşı misillemede bulunma yoluna gitti. Bu ise Körfez ülkelerini, şeytanla bile ittifak kurmaya itebilir.
İran'ın saldırganlığı, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyeleri arasında yakınlaşmaya ve anlaşmazlıkların azaltılmasına katkıda bulundu, ancak bunlar bitirmedi. İran’ın giderek büyüyen ve savaş sonrasında muhtemelen daha da artacak olan tehditleriyle birlikte, KİK ülkeleri kendilerini İran tehlikesine karşı cephelerini yeniden inşa etmek zorunda bulacaktır.
Bu şüpheci ve temkinli düşüncenin sebebi nedir? Körfez ülkeleri, İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi aleyhlerine bir anlaşmaya varacağından mı korkuyor? Müzakerelerin Washington'un onların aleyhine verebileceği herhangi bir taviz içermesi olası değil. İranlı müzakerecilerin Körfez ülkelerini savaşın sona ermesi ile artık hedef alınmayacakları konusunda rahatlatmaya çalışacak olması daha olasıdır. Bu yeni gerçeklikle birlikte, İran, belki de Lübnan ve Suriye'de kaybettiği nüfuzunu telafi edici bir politika benimseyerek, bölgesel kayıplarını telafi etmeye çalışacaktır.
Bu telafi edici konumlanmayı, Tahran'ın rakiplerini tehdit etmek için Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü genişletme ısrarında ve Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile her krizde Körfez ülkelerini rehine gibi kullanmasında görüyoruz. Bu, Suriye, Gazze ve Lübnan'ı kaybettikten sonra baskı kartlarını artırma çabası gibi görünüyor. İran, bu bölgeleri jeopolitik dengesini dayatmak için bir araç olarak kullanıyordu. Bu noktada Boğaz üzerindeki kontrolü, bunun sonucunda Körfez ülkelerinin güvenliğe bağımlı olması, önemli bir tehdit oluşturacak ve bazı Körfez ülkelerini bununla başa çıkmak için yeni bir gerçeklik yaratmaya zorlayacaktır.
Büyük olasılıkla karşılıklı taahhütlere dayalı bir “barış” anlaşması bekleyebiliriz. Washington'un temel talebi İran'ın nükleer programını sonlandırmasıdır, Tahran ise ABD'nin kendisine saldırmayacağına dair bir taahhütte bulunmasını istiyor. Bu taahhüt, İran'ın kendisini kuşatmak amacıyla kurduğu kuşağı ortadan kaldırmak için Hizbullah'tan kurtulmak dışında bir şeyi kabul etmeyecek olan İsrail için de geçerlidir.
Müzakerecilerin İran'ın Körfez ülkelerine karşı saldırganlığını tekrarlamayacağına dair bir taahhüt üzerinde anlaşmaları da olasıdır, ancak bu, İran'ın Boğaz üzerindeki kontrolünün ve vekillerinin silahlarını koruyarak Körfez için dolaylı bir jeopolitik tehdit olmaya devam etmesini engellemeyecektir.
Tahran'ı taahhütlerini yerine getirmeye zorlamanın tek yolu, karşı güç kullanmak olacaktır ve bu da Körfez ülkelerinin uzlaşma ve iş birliğinde yeni bir aşamaya geçmesini gerektirmektedir. KİK ülkeleri, coğrafi derinliğe, bölgesel askeri anlaşmalara ve toplamda 4 trilyon doları aşan bir mali güce sahiptir.