Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

İran deneyiminde devletin ikilemi

1979 yılından sonraki İran deneyimi, dine dayalı siyasi bir modernleşme modelini mi temsil ediyor; yoksa modern popülizm ile geleneksel sosyal ve siyasi yapıları harmanlayan bir anlatıya mı daha yakın? Bu soru hâlâ cevabını bekliyor. Zira devrim sonrası İran’ı anlama çabası; doktrinin milliyetçilikle, Fars mirasıyla iç içe geçtiği, sloganların çıkarlarla karıştığı ve siyasi eylemin tarihi mirasla sarmalandığı karmaşık bir süreçtir. Yaklaşık yarım asır sonra, İran rejiminin yeni bir devlet modeli ürettiğinden ziyade; din, Fars kimliği ve modern devlet araçlarını bir araya getirmeyi başaran siyasi bir anlatı kurguladığı görülüyor. Bu durum modernleşmeye doğru bir gidiş değil, aksine şimdiki zamanda artık yeri olmayan bir imparatorluğu yeniden canlandırma arayışına yönelik gerilemedir.

Devletin adındaki İslami slogana rağmen, ister orada görev yapmış Arap ve yabancı diplomatlar olsun, ister bu deneyimi yakından solumuş araştırmacılar olsun, İran toplumuna yakından bakan herkes çarpıcı bir çelişkiyi fark eder. Kendini İslam Cumhuriyeti olarak sunan devleti ziyaret eden birinin büyük şehirlerde görmeyi beklediği Ramazan Ayı’na, Ramazan veya Kurban bayramlarına dair toplumsal yansımalar o kadar da belirgin değildir. Buna karşılık, tarihi çok eskilere dayanan Fars kökenli bir kutlama olan Nevruz Bayramı, muazzam bir toplumsal ve kültürel ağırlığa sahiptir. Nevruz, Zerdüştlüğün doğduğu kültürel çevreyle doğrudan bağlantılıdır. Hatta nişan törenleri gibi ailevi etkinliklerde bile, Türkçeye de geçen Farsça bir kelime olan ve çok çeşitli yiyecekler ile sembolleri barındıran eski Fars kökenli kutlama masası ‘Sofra’ kurma ritüeli devam etmektedir; bu sofranın çağdaş görünümüne eklenen tek şey ise bir Kur’an-ı Kerim nüshası olmuştur. Bu ve benzeri detaylar, Fars kültürel kimliğinin İslami projede ya da modern devrimci potada erimediğini, aksine dini söylemin yanında ana damarlardan biri olarak kalmayı sürdürdüğünü gözler önüne seriyor. Bu durumdan geriye kalan ise Farslık ile İslam arasında sıkışıp kalmış İran kimliğindeki o gerilimli duyguların bir karışımıdır.

Siyasette ise manzara çok daha karmaşık bir hal alıyor. Devlet her ne kadar İslam sloganını yükseltse de pratik uygulamada çoğunlukla belirli bir mezhebi çerçeve içinde hareket ediyor. Nitekim Sünni gruplarla yapılan iş birlikleri her zaman sınırlı, istisnai ve stratejik olmaktan ziyade taktiksel gerekçelere dayalı kalmıştır. Dolayısıyla, kapsayıcı bir İslami projeden bahsetmek, bölgesel nüfuz devşirmenin temel aracının İslam ümmeti değil, mezhep olduğunu ifşa eden bir gerçekliğe toslamaktadır.

Tam da bu noktada bir başka soru gün yüzüne çıkıyor: Tarihsel anlamda gerçek bir devrimle mi karşı karşıyayız? İran Devrimi’ni Bolşevik veya Çin Devrimi ile kıyasladığımızda, ortaya çok temel farklar çıkıyor. Söz konusu devrimler katı ideolojilerle başlamış olsalar da kalkınmanın, ekonominin ve uluslararası ilişkilerin gerekleri bunu zorunlu kıldığında pek çok dogmalarını gözden geçirmişlerdir. İran Devrimi ise büyük ölçüde kendi ilk anlatısına sadık kalmış; öyle ki, bu anlatıyı korumak rejimin meşruiyetinin bir parçası haline gelmiş ve söylemin sürdürülmesi, sonuçlarının muhasebesini yapmaktan daha önemli bir hal almıştır.

Anlatıdaki bu katılık, modernleşmeyle kurulan ilişkiyi de seçici bir çizgiye çekmiştir. İran teknolojiyi reddetmiyor; aksine ona yatırım yapıyor, askeri, füze ve nükleer kapasitesini geliştirmeye çalışıyor. Çünkü bu modern güç araçlarının, devletin bekası için elzem olduğunun farkında. Ancak aynı zamanda gücün el değiştirmesi, kurumların şeffaflığı, yargı bağımsızlığı, insan hakları ve ulusal çıkarların ideolojik mülahazaların üzerinde tutulması gibi modern siyasi değerlerin pek çoğuna şerh koyuyor. Velhasıl İran, araçların modernliğini kabul ederken, siyasi düşüncenin modernliğini benimsemiyor.

Ve tam da bu noktada, İran deneyiminin en belirgin çelişkilerinden biri baş gösteriyor. Devlet, hasımlarına karşı koyabilmek için sanayiye, bilime ve teknolojiye ihtiyaç duyuyor; ancak aynı zamanda devrim söyleminin devamlılığını meşrulaştırmak için çatışma halinin sürmesine de gereksinim duyuyor. Bu yüzden dış dünya ile yaşanan gerilim, sadece çıkar çatışmalarının bir sonucu değil, rejimin işleyiş mekanizmasının bir parçası haline geliyor. Karşı karşıya gelme gerekçeleri ne zaman azalsa, bu anlatı varlığını sürdürebilmek için yeni gerekçeler üretme ihtiyacı hissediyor.

Bu çelişki, uluslararası ilişkilerin yönetiminde de kendini gösteriyor. Uluslararası kurumlarda veya müzakerelerde İranlı yetkililerle temas kuran pek çok kişi, resmi söylem ile özel görüşmelerdeki konuşmalar arasındaki farkı hemen sezer. Medya önünde söylenenler, kapalı kapılar ardında dile getirilenlerden farklı olabilir; bu durum, sistemle birlikte çalışanları -kendi argümanları mantığa ters düşse bile- itaate zorlayan bir siyasi kültürün yansımasıdır. Ayrıca uluslararası anlaşmaların yorumlanması da uluslararası hukukun yerleşik kurallarından ziyade, devrimin heva ve heveslerine uygun okumalara tabi tutulur.

Bu nedenle İran’ı anlamak, sadece anayasasını okumakla ya da liderlerinin konuşmalarını takip etmekle mümkün değildir. Aksine, şu üç unsur arasındaki iç içe geçmiş ilişkiyi kavramayı gerektirir: Fars mirası, dini meşruiyet ve modern devletin gereklilikleri. Bu unsurlar her zaman bir uyum içinde çalışmaz; tam tersine, İran’ın hem iç hem de dış politikasında göze çarpan pek çok çelişkiyi açıklayan daimî bir rekabet içinde bulunurlar.

Bu deneyim için yapılabilecek en isabetli tanım şudur: Bu ne dini bir modernleşme projesidir ne de geleneksel olana tamamen geri dönüştür. Bilakis; modern teknolojiden yararlanan ancak modernitenin felsefesini benimsemeyen, dini, milliyetçiliği ve popülizmi aynı potada eriten siyasi bir anlatıdır. İşte bu yüzden devrim, yaklaşık yarım asır sonra, zamanın değişimiyle birlikte gelişen bir siyasi model inşa etmekten ziyade, kendi varlığını korumada daha başarılı olmuştur.

Son söz: Çatışan bir hafızanın pençesinde kıvranan bir devlet için gelecek yoktur.