Mişari Zeydi
Suudi Arabistanlı gazeteci- yazar
TT

İran ile ilişkileri ‘normal’ hale getirmek mümkün mü?

Körfez Arap ülkeleri ile Ürdün ve Yemen gibi diğer bazı Arap ülkeleri bir yanda, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) yönetimindeki İran devleti diğer yanda iken aralarında sağlıklı ve normal ilişkiler kurulması mümkün mü?

Bu soru bugünün, yani İran ile ABD arasında karşılıklı darbelerin ve hesaplaşmaların yaşandığı şu günlerin bir ürünü değildir. Aksine, Velayet-i Fakih, devrim ihracı ve ‘mustazafların (ezilenlerin) desteklenmesi’ -ki bu sonuncusu İran’ın başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmesinin ve egemenliklerini ihlal etmesinin İran tarzı ifadesidir- doktrinleriyle Humeyni rejiminin doğuşundan beri var olan eski bir sorudur.

Körfez ülkeleri, özellikle de bölgenin büyük devleti olan Suudi Arabistan, İran rejimiyle dostluk köprüleri kurmaya çalıştı ve 1996 yılında Suudi Arabistan’ın doğusundaki Huber Kuleleri'nin bombalanması hadisesinde olduğu gibi gerilim sebeplerini görmezden gelmeyi seçti. Keza, İran’ın merhum Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani dönemi ile Kral Abdullah bin Abdulaziz’in henüz Suudi Arabistan Veliaht Prensi olduğu dönem arasındaki o dikkat çekici yakınlaşma anlarını da hatırlıyoruz. Ancak bu ‘istisnai’ anlar, İran rejimiyle ilişkileri kalıcı olarak sakin, barışçıl ve normal bir mecraya sokmayı başaramadı. Bu, 47 yıllık bir deneyimdir ve bugün biçilen hasat da ortadadır: Saldırganlığı, cüreti ve silahlanması daha da artmış ideolojik bir rejim...

Tanınmış akademisyen Rıdvan Seyyid, Ortadoğu’daki İslami düşüncenin kökenlerini ve dolayısıyla on yıllardır İran’daki düşünce yapısını en iyi bilen önemli Arap düşünürlerinden biridir. İki hafta önce Şarku’l Avsat’ta yayımlanan ‘İran, Araplar ve gelecekteki ilişkiler’ başlıklı makalesinde şöyle yazmıştı: “İran’ın düşünme biçimini takip ederken, tek bir devletten oluşan İran platosunun -ister milliyetçilik, ister mezhepçilik, isterse her ikisi birden olsun- emperyal hırslara sahip olduğunu anlamam epey zaman aldı.”

Yazar, mevcut savaşın muhasebesini yaparken geçmişi hatırlatarak şöyle diyor: “Milislerin ve nükleer programın maliyetinin çok yüksek olduğunu ve İran halkı nezdinde popüler görünmediğini söyleyerek kendimizi teselli etmeye devam ettik. Aramızdaki daha iyimser olanlar ise bütün bunların ABD ve Araplara yönelik şantajdan ibaret olduğunu, Mahmud Ahmedinejad’dan sonra ya da 2015’te Obama yönetimiyle yapılan nükleer anlaşmanın ardından son bulacağını tahmin ediyordu.”

Bu durum, Körfez ülkelerinin askeri gücünün, İran’ın gücü kadar -hatta ondan daha da fazla- caydırıcı ve dişli olması gerektiği anlamına geliyor. Evet, İran’ın hava kuvvetlerinde geri kaldığını, hatta kara ve deniz silahlarının modernliği ve etkinliği konusunda yetersiz olduğunu biliyorum... Ancak İran bu açığı, balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) programlarına, patlayıcı yüklü ya da süratli hücum botlarına yaptığı son derece gelişmiş yatırımların yanı sıra Irak, Lübnan ve Yemen’de olduğu gibi kendisine sadık milis güçler devşirerek kapattı.

Dolayısıyla Körfez ülkeleri, yakın gelecekte geri adım atacak gibi görünmeyen bu İran meydan okumasına karşı koyabilecek seviyede olmak zorundadır. Bunu gerçekleştirmenin ön şartı ise en azından bu tür hayati ve yüksek öncelikli meselelerde iş birliği ve birlik içinde hareket etmektir. Şayet Körfez ile İran rejimi arasında sağlıklı ve normal bir ilişki inşa etmek adına siyasi ve diplomatik bir atılım gerçekleşirse, bu zaten çok daha iyi olur ve asıl murat edilen de budur.

Nitekim Rıdvan Seyyid de şu soruyu soruyor: “İki tarafın da kazanacağı bir teklif üzerinden İran ile ortak bir noktada buluşmak mümkün olamaz mı? Zira mesele ideolojik değilse -ki ideolojikse bu tam bir felakettir- etrafına istikrarsızlık yaymaktan İran’ın kazancı ne olabilir?!”