Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Yenisini kabul etmek mümkün mü?

Özellikle Ortadoğu’da ne gibi yeni gelişmelerin mümkün olduğunu sorduğumuzda, her an savaşa dönüşmeye müsait onlarca kriz birbiri ardına kapıyı çalıyor. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın da katıldığı Ankara’daki NATO toplantısında öncelikli gündem Ukrayna’ya ve Rusya’yı yıllardır süren bu savaşı durdurmaya ikna etme çabalarına ayrılmıştı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in stratejik kazanım elde etme konusundaki kararlılığı nedeniyle bu başlı başına büyük bir sorun teşkil etse de; NATO’nun Avrupalı üyeleri ve diğer ortaklar, sadece Trump’ın baskıları yüzünden değil, aynı zamanda artık Rusya’ya ve 90’ların başında ondan ayrılan çevre ülkelerdeki küçük devletçiklere güvenmedikleri için büyük miktarda ve gelişmiş silah yığma meydan okumasıyla karşı karşıyalar. Bu küçük devletçikler bir araya getirilse bile yüzölçümü ve nüfus bakımından Ukrayna’nın çok gerisinde kalıyorlar. İşte bu yüzden Ukrayna’nın kopuşu, Putin ve Rus milliyetçilerinin gözünde tam bir felaket anlamına geliyor. Kırım’ın 2014 yılında yeniden ilhak edilmesi Rusya için büyük bir zaferdi ve Avrupalıların bunu kabullenmesi zor olmuştu; ancak Ukrayna konusunda, bedeli ne olursa olsun hiç kimse benzer bir durumu sineye çekmeye hazır görünmüyor. Zira Rusya’nın nükleer tesislerine el koyduğu bu coğrafya, doğal ve endüstriyel zenginliklerle dolu geniş bir toprak parçası üzerinde 50 milyonluk bir nüfusa sahip.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ankara’daki NATO Zirvesi’ne katılmadan önce tabiri caizse dümen kırıp Şam’a ‘damdan düşer gibi’ ani bir ziyaret gerçekleştirdi. Şam’a, güvenlik, ekonomi ve yatırım alanlarında yardım edeceğini belirtti. Bunu, kaldığı otelin hemen yakınında meydana gelen patlamadan yaklaşık bir saat veya daha kısa bir süre sonra Ahmed eş-Şara’nın huzurunda dile getirdi. Suriye’nin normal bir ülke haline gelebilmesi için önünde hâlâ çok sayıda sorun var. Fakat şansı şu ki, Trump, Suriye liderinden memnun ve özel temsilcisi Tom Barrack da Şara’ya büyük bir hayranlık besliyor. Barrack aynı zamanda Irak ve Suriye arasında barış ve iş birliğini tesis etmek istiyor. Yine de ABD’nin çözümüne yardımcı olabileceği sorunlar varlığını koruyor; bunlardan bazıları İsrail’in Kuneytra ve Dera vilayetlerinde devam eden saldırıları ve Suveyda şehrinin Suriye devletinin otoritesi dışında tutulmaya devam edilmesi.

İşin ilginç yanı, Şara Ankara’da Trump ile görüşmeye davet edildi. Lübnanlılar bu kez ondan Hizbullah’a karşı Lübnan’a müdahale etmesini istemesinden korkmuyorlar. Çünkü Amerikalılar, Lübnanlıları ve İsraillileri Washington’daki ABD Dışişleri Bakanlığı’nda doğrudan müzakerelere getirdiler. Müzakerelerin beşinci turunda, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in köy köy kademeli olarak çekilmesini, yerlerine Lübnan ordusunun geçmesini ve ateşkes ile çekilmeyi denetleyecek bir gözlem gücü kurulmasını öngören bir çerçeve anlaşmaya varıldığı duyuruldu. Ancak şu ana kadar bunlardan hiçbiri gerçekleşmedi. Ne İsrailliler ateşkese uydu ne de geri çekildi; Hizbullah ise anlaşmayı reddettiğini ve İran ile Amerikalılar arasında Pakistan’da yürütülen müzakerelere güvendiğini (!) açıklıyor. Bu durum oldukça tuhaf ve şaşırtıcı olsa da Araplar ve dünya, İranlı milislerin onlarca yıldır ülkeyi kontrolü altında tutmasından bu yana Lübnan’dan bu tarz şeylere alışkın. Bu milisler kâh İsrail’i kâh Lübnan’ın iç siyasetini kışkırtıyor; Lübnan yönetiminin boyun eğmesine ve müsamahasına da alışmış durumdalar. Fakat yönetim, İsrail ile yapılan anlaşmaya karşı çıkanların sayısı artmasına rağmen bu kez kararlılık gösteriyor (!). Lübnan bu yeni durumdan faydalanabilir mi? İsrail’in işgaldeki ısrarı ve İranlı milislerin, geri çekilmelerle sonuçlansa bile anlaşmaya karşı çıkma inadı buna engel oluyor!

Kimse ABD’nin ilgi ve faaliyet alanının sadece bahsettiğimiz konulardan ibaret olduğunu sanmasın; nitekim ABD, Afrika’daki terörle mücadele savaşlarının yanı sıra Libya ve Sudan’daki çatışmaları sona erdirmek için de arabuluculuk faaliyetleri yürütüyor.

Ancak bölgenin bugün de yarın da en kördüğüm noktası, ABD ve İsrail’in (ve artık Arapların da) İran ile olan çatışmasıdır. Bu çatışmanın en kritik başlıkları ise nükleer program ve Hürmüz Boğazı haline gelmiştir. Tabii bunların yanı sıra vekil güçler, balistik füzeler, insansız hava araçları (İHA) ve bloke edilmiş devasa miktardaki fonlar da masada yer alıyor. Altmış günlük ateşkes anlaşması bir dereceye kadar kalıcılık gösterdi ve on dört maddenin çoğunda İran’ın eli daha güçlü göründü. Buna rağmen, özellikle Hürmüz Boğazı ve buradaki geçişler konusunda her gün yeni bir anlaşmazlık patlak veriyor. Bu durumdan, petrol ihracatını ve ticaretini bu boğaz üzerinden gerçekleştiren Körfez Arapları büyük zarar gördü. İran kâh boğazda saldırılar düzenliyor kâh diğer ülkelere füze ve İHA’larını fırlatıyor; sonra da Amerikalıları hedef aldığı iddia ediliyor (!). Eğer İranlılar bu gümrük vergileri ve saldırılar konusunda ısrarcı olurlarsa savaş geri mi dönecek? Trump bu yönde tehditler savuruyor ve Netanyahu hariç hiç kimse savaş istemiyor. Ancak İran, Araplarla ve dünyayla arasında, her türlü ilişkiyi zehirleyen ve ne zamana kadar süreceği bilinmeyen bir sorun ekmiş durumda.

Diğer tüm sorun ve çatışmalarda da umut edilen o yeni sayfa uzak veya imkânsız görünüyor: Bir taraftan uzlaşmaz tavırlar, diğer taraftan ise tarafsız ve nüfuz sahibi arabulucuların eksikliği nedeniyle, güçlü bir çözüm ihtimali olmaksızın bu sorunları kim, neden tetikledi?