Dürziler, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, bugün kendilerini istemedikleri bir durumun içinde hapsedilmiş buluyorlar ve bu durum onlara tarihin koşulları, coğrafyanın karmaşıklığı, istihbarat teşkilatlarının ahlaksızlığı ve gelişmiş teknolojinin vahşeti tarafından dayatılıyor.
Küçük ama kültürel açıdan son derece önemli bir topluluk olan Dürziler, şimdi yeniden çizilen haritaların, aşınan kimliklerin ve dünyanın tek süper gücünden aldığı mutlak bir yetkiyle cesaretlendirilmiş bir işgalin tiranlığının kurbanı oluyorlar.
Binyamin Netanyahu, çeşitli isimler altında büyük küresel karar alma merkezlerinde aktif ve yaygın olan İsrail lobileri aracılığıyla, dünya nüfusunun yarısını fiilen yönettiğinde, sayısı bir milyonu zar zor aşan küçük bir topluluğa uygulanan kültürel, siyasi, askeri ve ekonomik kuşatmanın ciddiyeti açıkça ortaya çıkıyor. Bu küçük topluluğun kaderi, onu Arap Maşrık (Levant) bölgesindeki tüm siyasi fay hatlarının ucunda, tehlikeli bir konumda, endişe içinde yaşamaya mahkum etmiştir. Arap kimliği, İslam inancı, vatanseverliği ve topraklarına olan bağlılığı hep sorgulanmıştır, hem de Abbasi Halifeliği'nin çöküşü sırasında kuzey Suriye sınırlarından, Haçlı Seferleri sırasında Maşrık ve Filistin kıyılarına kadar, bu toprakları neredeyse bin yıldır kanıyla savunmasına rağmen. Dahası Bağdat'ın Hülagu'nun eline düşmesi ve Şam'ın Timur tarafından yağmalanması gibi en büyük felaketlerle kıyaslanabilecek bir Arap çaresizliği içinde, İsrail ve diğerleri bölgeyi harap ederken, elinden geldiğince günümüzde de direnmeye çalışıyor.
Bugün, İsmailî Fatımi Şiiliğinin kalbinden doğan bu küçük Müslüman topluluk, kolayca ortadan kaldırılmak, halkı yerinden edilmek ve kimliği tahrif edilmek için ihanet ve sapkınlıkla suçlanıyor. Hızla ve kanser gibi yayılan bu tahrifat biri açık, diğeri gizli iki çirkin yüze sahip. Bu gerçeklikte, Dürzilerin, Fatımi Halifesi el-Hakim Biemrillah döneminden beri benimsedikleri muvahhitliğin (tek tanrıcılığın) “batini” doğasıyla bağlantılı çarpıcı bir yön vardır.
Gerçek şu ki, İslam tarihinin her döneminde yorum ve anlatılarda farklılıklar görülmüştür. Mekke ve Medine'de başlayan ve Ortadoğu'ya, ardından da dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan gerçek dinin göz kamaştırıcı yayılımı boyunca çıkar ve önceliklerde çelişkiler de görülmüştür.
İslam'ın ilk döneminde sınırlı bileşenlere sahip olan erken Hicaz ortamı, Emevilerin Şamı'na, Abbasilerin Bağdatı'na ve Fatımilerin Kahiresi'ne doğru genişleyerek İslam devletini zengin ve çok çeşitli bir topluma dönüştürdü. Doğuda Çin'den batıda İspanya'ya uzanan bu bölge, dinler, kültürler, diller, etnik gruplar, felsefi ve entelektüel hareketler ve kaçınılmaz olarak büyük ekonomik çıkarlarla doluydu.
Yaklaşık bin yıl önce, Fatımi devletinin bir grup tebaası, İmam Cafer el-Sadık'ın ölümünden sonra meydana gelen ve On İki İmam Şiiliği ile İsmailî Şiiliği’ni doğuran büyük bölünmenin ardından Şiiliğin tarihinde bir başka doktrinsel ayrılık yaşadı. Halife Hakim Biemrillah’ın (M1021) ölümü -veya ortadan kaybolması- sonucu meydana gelen bu bölünmeyle, daha sonra Dürziler olarak adlandırılacak topluluk, Hakim'in oğlu Halife Zâhir Lii'zâzidînillâh’ın imametini tanımayı reddederek İsmailî Şiiliğinden ayrıldı. Sonuç olarak, Mısır'daki varlıklarına son verildi ve Biemrillah’ın ölümünden önce, Maşrık ve Filistin'de, özellikle kuzeybatı Suriye'de (Halep ve Cebel el-Sumak/Cebel el-A'la), Şam ve çevresinde (Vadi el-Acem), güneybatı Suriye'deki Hermon Dağı yaylalarında, Vadi el-Teym'de (Hermon Dağı'nın batı yamaçlarında), Cebel-i Lübnan’ın güneyinde, Celile dağlarında ve Filistin'deki Akka kıyısında onlara katılanlara davette bulunma kapısı kapatıldı. Daha sonra, Dürzi varlığı Cebel el-Arap (Havran) ve kuzey Ürdün'de arttı.
Son bin yılda devletler yıkıldı ve yenileri -hatta imparatorluklar- doğdu ve kimlikler ve bağlılıklar değişti. Tıpkı o dönemin başında işgal ve kontrol ordularının Doğu'dan (Türkler ve Persler) gelmesi gibi, son üç yüzyılda da Batı nüfuzu baskın oldu; bu nüfuz Avrupa ile başlayıp Avrupa'nın yükselişini miras alan Amerika Birleşik Devletleri ile doruğa ulaştı.
Avrupa'nın -özellikle de İngilizlerin- Arap Maşrık bölgesindeki yükselişinin bölgeye Balfour Deklarasyonu'nu ve dolayısıyla İsrail'i miras bıraktığı iyi biliniyor. Bu yükseliş, ancak 1956 Süveyş Krizi'nden sonra Washington'un dizginleri ele geçirmesiyle sona erdi.
Maşrık bölgesindeki çeşitli oluşumların ve bölgelerin isimleri elbette Arap varlığından veya İslam fetihlerinden doğmadı. Aksine, bunlar Kenan, Arami, Asur ve Babil kökenlidirler. Keza İsrail'in işgallerini haklı çıkarmak için öne sürdüğü gibi kesinlikle İbranice de değildirler. İsrail şu anda sadece bir parçası olmadığı tüm geçmişi silmekle değil, aynı zamanda Maşrık bölgesinin ve halklarının koruyucusu olmasını sağlayacak bir gelecek icat etmekle de meşgul.
İsrail'in kendi emellerine ve anlatısına uygun ve varlığını haklı çıkaran bir gelecek uydurmak için, gerek siyasi ve fiili işgalleri, gerekse yapay zekâ da dahil olmak üzere ileri teknolojisi veya ajanları ve casusları aracılığıyla, geçmişi tahrif etmek ve bugünü silmek için amansızca çalıştığını görüyoruz.
Şimdi, alternatif, uydurma inançlar ve kültürler icat etme yolunda, Yahudi varlığının öncesine dayanan, tarihin derinliklerinden çıkarılan, parlatılan ve bilgisizlere, papağanlara, aptallara ve hatta ajanlara satılan eski Kenan ve Aramice isimler duyuyoruz. Gerçekten de, gerileme dönemlerinde, sahtecilikten daha kolayı, vicdanları satın almak, göz boyamak ve itaatkarlığı teşvik etmek, boyun eğmeyi bilgelik, teslimiyeti öngörü, ihaneti geleceği öngören siyasi “pragmatizm” olarak göstermektir.