Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Kültür endüstrisi ve politika üretimi

Samuel Huntington, 1993 yılında kaleme aldığı ve 1996’da kitaplaştırdığı ‘Medeniyetler Çatışması’ adlı eseriyle ün kazanmış muhafazakâr bir Amerikalı strateji düşünürüdür. Ancak ben bugün, onun öğrencilerden biriyle birlikte kaleme aldığı, kültürün siyaset veya siyasi davranışlar üzerindeki etkilerini konu edinen diğer kitabı hakkında konuşmak istiyorum. Siyaseti, özellikle de bir hükümetin ya da devlet adamının siyasi davranışları söz konusu olduğunda, tanımlamak veya tarif etmek oldukça kolaydır. Buna karşılık kültür konusu çetrefillidir; çünkü kavramsal çerçevesi ve anlam katmanları son derece girifttir. Kültürle kastedilen, bir bireyin veya topluluğun ‘dünya görüşüne’ benzeyen; dini ve ahlaki öncelikleri, iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış meselelerini ele alan genel bir anlam olabilir. Filozof Hans-Georg Gadamer bu görüşün kökenlerini, insanın beraberinde taşıdığı ve dışına çıkamadığı ‘gelenek’ olarak nitelendirirken; sosyologlar kültürü, insanın eğitim, dil, toplum, ekonomi ve siyaset yaşamını sürdürdüğü, onu kapsayan ve yöneten bir çevre olarak görürler. Bu yaklaşımda mirasa kalan kültürel birikim etkisini korur; ancak büyük kriz anları haricinde tutumlarda belirleyici nihai unsur değildir.

Huntington’ın siyaseti veya izlenen politikaları etkilediğini savunduğu kültür ise Soğuk Savaş’ı kazanan liberal eğilimli ‘Yahudi-Hristiyan kültürü’ veya uygarlığı adını verdiği olgudur! Hristiyanların Eski Ahit’i benimsemesi dışında tarihsel bir temeli bulunmayan bu yapı, esasen Huntington’ın kurguladığı bir icattır ki Kutsal Kitap içerisinde Eski Ahit’in yeri konusunda Katolikler ile Protestanlar arasında bile anlaşmazlık vardır. Netice itibarıyla, Huntington’ın medeniyet tezine gelen tepkiler nedeniyle kendisi de zamanla, kökenlerini demokrasi ve barışla ilişkilendirilen Batı kültürüne dayandırmayı tercih eder olmuştur.

Şimdi kültüre yeniden dönülmesinin sebebi, gerek Rusya-Ukrayna savaşı gerekse ABD ile İsrail’in İran ile girdiği savaşlar ve bunların dehşeti sebebiyle kopan ve kopmaya devam eden gürültüdür. 2002 yılında Huntington, Saddam Hüseyin’in şiddet dolu bir kültürel mirasa sahip olduğu ve İslam’ın kanlı çeperleri bulunduğu gerekçesiyle Irak’a açılacak savaşa son derece hevesliydi; hele bir de nükleer silaha sahip olursa hâl ne olurdu?! Ancak 2006’da Riyad’daki Cenadiriyye Festivali’nde kendisiyle karşılaştığımda savaşa karşı bir tutum takınmıştı. Bu tutumu, Irak’ın nükleer gücünün bir Amerikan medya efsanesi olduğunun kanıtlanmasından değil; işgalin, her ikisi de İslami kökenlere sahip iki şiddet kültürü -İran ve Arap kültürleri- arasında bir çatışmaya yol açmasından kaynaklanıyordu. Dinleyicilerden biri kendisine Başkan George W. Bush’un dini kültürünün Irak’ı işgalindeki sorumluluğunu, özellikle de ‘Haçlı Seferi’ ifadesini kullanmasını sorduğunda rahatsız olmuş ve tartışmanın rasyonellik sınırlarının dışına çıktığını söylemişti.

Şimdilerde öne çıkan şey ise, savaş davranışlarının arkasındaki amil olarak dini ve ahlaki boyutlarıyla kültürden sıkça söz edilmesidir. Fakat göze çarpan husus, kültür ve din üzerindeki yoğun çelişki ve manipülasyondur; Binyamin Netanyahu’nun şiddet dolu tutumunun Tevrat kaynaklı olduğuna ya da Başkan Donald Trump’ın hareketlerinin arkasında radikal Yeni Evangelist olmasının yattığına kim inanır?! Başkan Vladimir Putin Ortodoks Kilisesi’ne belli bir ilgi gösteriyor, Ukraynalılar ise buna Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin yönünü değiştirerek karşılık veriyor. Peki Putin ve (aslen Yahudi olan) Vladimir Zelenskiy’yi savaşlarında dini saiklerin harekete geçirdiğine kim inanır? Ukraynalıların ezici çoğunluğu Ortodoks’tur; ancak kendileri gibi Ortodoks olan Ruslara karşı savunmada onları harekete geçiren şey ulusal saiklerdir.

Tüm bunlar, dini aidiyetin önemsiz olduğu anlamına gelmez; fakat bildiğimiz üzere din bir yumuşak güçtür ve şiddet devşirmek amacıyla manipüle edilerek kullanılmış, bu kullanım da kısa süre sonra hüsranla sonuçlanmıştır. Dinin bir diğer kullanım biçimi ise, aşırılıkçıların onun adına sergilediği ve sergilemeye devam ettiği tutumdur; nitekim şiddete meyilli gençler arasında İslam adına yapılanlar olarak ün kazanmıştır. Bu unsurlar dinde bölünmeler yaratmıştır. Her ne kadar bu olgu İslam adına hareket eden radikallerde daha belirgin olsa da aşırıcılık Myanmar Budistleri veya Hindistan’ın bazı bölgelerindeki Hindular gibi diğer dinlerde de mevcuttur.

Adı anılmadan veya kendisine atıfta bulunulmadan sıkça alıntılanan Huntington tezinin tehlikesi; Avrupa ve Amerika’daki bazı politika yapıcılar ile Ortadoğu ve İslam dünyası politikaları üzerinde çalışanlar tarafından kabul görmüş olmasında yatmaktadır. Diğer yandan bu durum, Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkelerden Avrupa’ya yönelik yoğun göçle birleşince İslamofobi kavramı ortaya çıkmış ve bu olgu sürdüğü müddetçe ondan kurtulmak artık kolay olmaktan çıkmıştır.

Kültürel olgular, geçmişte veya günümüzde değişmez özler değildir. Nitekim ‘Tarihin Sonu’ tezinin sahibi Fukuyama bile Huntington’a adeta bir yanıt niteliğinde, “Diğer tüm dinler değişirken neden yalnızca İslam durağan bir öze hapsediliyor?” demiştir. ‘Çatışmadan İttifaka İslam - Hristiyan Medeniyet İlişkileri’ kitabının yazarı Richard Bulliet ise “Sıkı bir ortaklık geçmişte mevcuttu; günümüzde ise her iki taraf da tamamen değiştiğine göre ortaklık için başka bir yol aranmalıdır” ifadelerini kullanmıştır.

Asıl söylenmesi gereken şudur ki: Güçlü devletlerde uzun vadeli politikalar kültürel değişimleri tetikler, bunun aksi geçerli değildir; nitekim ABD’de yaşanan da tam olarak budur!