Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Güneye göç

Avrupa'daki sağcı partiler artık önemli ilerlemeler kaydediyor; özellikle de son seçimlerde Saksonya eyaletinde önemli kazanımlar elde eden Almanya için Alternatif (AfD) Partisi bunun başını çekiyor. İngiltere’de ise sağcı Reform Partisi, son yerel seçimlerde seçmenlerin bir kısmını kendine çekti ve popülaritesi giderek artıyor. Bu arada, göçmenlik konusu, birçok Avrupa ülkesinde kamuoyunu harekete geçirmek ve seçimleri etkilemek için en güçlü araçlardan biri haline geldi. Hatta Fransa, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk sağcı kadın cumhurbaşkanını karşılamaya hazırlanıyor ve göçmenlerin bazı yönleri adaylar arasındaki siyasi tartışmalar için verimli bir zemin oluşturuyor.

İspanyol yönetimindeki Afrika kıyısındaki Ceuta şehrinde, geçen ay Avrupa'ya açılan bir kapı olarak görülen şehre ulaşmaya çalışan göçmenlerin görüntüleri tekrar tekrar gündeme geliyor. Sayıları arttıkça, Avrupa'da göçmenliğe, açık sınırlara ve güneyden gelen “yabancılara” karşı uyarılar giderek artıyor; hatta İspanya'yı Schengen vizelerine yasak getirmekle tehdit ediyorlar. On binlerce kişi geri dönmüş olsa da bu dalgadan geriye kalan yaklaşık 5 bin kişi hâlâ orada.

 Avrupa'daki ruh hali değişiyor ve bunu fark etmek için birçok örneğe gerek yok. Bu Avrupa ülkelerindeki nüfusun giderek artan kesimleri için göçmenler, konut sorunları, işsizlik, kötüleşen kamu hizmetleri ve düşen yaşam standartlarından sorumlu tutulan kolay bir günah keçisi haline geldi. Özellikle Almanya'da, Angela Merkel'in Suriye'den gelen çok sayıda mülteciye kapıları açma kararı, Alman ekonomik durgunluğunun nedeni olduğunu iddia eden sağ kanat için verimli bir siyasi malzeme olmaya devam ediyor.

Göçmenlerin kendi eylemlerinden bazıları da onların durumunu kötüleştiriyor. Kendi kültürleri ve yasaları olan toplumlarda garip, hatta belki de kışkırtıcı görünen, az sayıda da olsa bazı eylemler var. Bu göz ardı edilmemesi gereken bir husus, ancak bu birkaç vakayı geniş bir Avrupa ekonomik ve sosyal krizinin açıklaması olarak kullanmak tamamen başka bir şey ve mantığa aykırı. Bazı Avrupa ülkelerindeki ekonomik gerilemenin, göçmenlerin varlığından çok daha karmaşık nedenleri var. Dahası, açık paradoks şu ki, bazı Avrupa ülkeleri göçmen işgücünden ekonomik olarak faydalandı ve ekonomilerini geliştirdi; İspanya bunun en önemli örneği. Göçmenler, ekonominin ihtiyaç duyduğu ancak vatandaşların çalışmak istemediği sektörlerde işgücü sağladı ve böylece İspanya bugün Avrupa'nın en iyi ekonomisi haline geldi. Ancak tamamen zıt bir başka hikâye daha var ve sanırım pek çok kişi bunu fark etmedi. İspanyol yazar María Dueñas'ın “Eğer Bir Gün Dönersek” romanını okurken, bugün gördüğümüzün tamamen aksi bir tabloyla karşılaştım. Çok uzun olmayan bir zamanda, Kuzey'den Güney'e göç vardı. Evet ve çok büyük ölçekte.

Heyecan verici roman bize, 1920'lerin sonlarında, iki dünya savaşı arasında, Kuzey Avrupa'nın tamamının bugünkü gibi zenginlik diyarı olmadığını, Güney Akdeniz'in tamamının da insanların kaçtığı bir yoksulluk diyarı olmadığını anlatıyor. İspanya ve adalarından, Fransa'dan ve başka yerlerden gelen yoksul insanlar, Kuzey Afrika şehirlerinde iş ve daha iyi bir yaşam arayışı içinde kitleler halinde denizi geçiyorlardı. Onları buna yoksulluk ve savaşlar, özellikle de İspanya İç Savaşı itiyordu.

Fransız sömürgeciliği altındaki Cezayir, elbette, yumuşatılması mümkün olmayan sert bir sömürgeci yüze sahip bir hikâye. Fransa, Cezayir'den ekonomik olarak ve yerleşim yoluyla fayda sağladı. Ancak bu büyük resmin içinde, ihtiyaçtan dolayı güneye gelen yoksul Avrupalılardan oluşan küçük insan hikayeleri de var. Dueñas’ın romanı bizi bu yaşamın kalbine yerleştiriyor; kahramanı sefaletten kaçıyor, yalınayak ve parasız bir şekilde limana gidiyor, ardından karşı kıyıdaki Oran'a geçiyor. Turist veya zengin bir kadın olarak değil, hayatta kalmak için herhangi bir iş arayan bir kadın olarak geliyor. O, tütün tarlaları ve meyve bahçeleri arasında dolaşıyor, kendisi gibi yoksul İspanyol kadınlarla çamaşır yıkıyor, sonra da varlıklı bir Fransız ailesi için sütanne olarak çalışıyor; zorluklarla, düşük ücretlerle ve belirsiz bir gelecekle dolu bir hayat sürüyor.

Bu da bir göçtü, ancak pusula farklı bir yöne işaret ediyordu: kuzeyden güneye. Oran ve diğer Kuzey Afrika şehirleri, anavatanları onlara yeterli ekmek ve güvenlik sağlayamadığı için gelen insanları ağırladı. Bazıları geri döndü, bazıları yerleşti ve bazıları da sosyal ve ekonomik olarak yükselme şansına sahip oldu. Bu sayfaları okurken ve yoksul göçmenlerin sayısını düşünürken kendime sordum: Bu anı, günümüzün hararetli Avrupa tartışmasının neresinde? Güney'e yapılan o eski Avrupa göçlerinin, bugün bazı Kuzey toplumlarında Güney'den gelen göçmenlerin karşılaştığı aynı popüler nefret dalgasını yarattığını hatırlamıyorum. Koşullar farklı olabilir, sayılar farklı olabilir ve modern devlet farklı olabilir. Ancak insan deneyimi neredeyse aynıdır: Bir insan, hayat dayanılmaz hale geldiğinde ülkesini terk eder ve şansının daha iyi olduğuna inandığı bir yer arar.

Göç ve tarih her zaman Güney'den Kuzey'e doğru akmaz. Bir asırdan daha kısa bir süre önce, gemiler yoksul Avrupalıları ters yönde taşıyordu. Belki de bugünkü Avrupa tartışmasının biraz tarihsel farkındalığa ihtiyacı var; uluslar, bireyler gibi, kendilerinin başkalarının yardımına muhtaç oldukları zamanları unuttuklarında, başkalarının ihtiyaçlarını daha az anlarlar. Bu düşmanlık olgusu, tersine göç sırasında Güney'de ortaya çıkmadı. Kısacası; Avrupa'da göçmenlere yönelik zorbalık olarak gördüğümüz şey, yeni bir ırkçılık biçiminden başka bir şey değil.