Ünlü Hollandalı tarihçi Johan Huizinga, ‘Uygarlıkların Seyri’ adlı kitabında, siyasi değişimi yaratan asıl unsurun kültürel değişim olduğunu savunur. 1945 yılında hayatını kaybetmiş olmasına rağmen, Marksizmin özünde bir ‘kültürel değişim’ olduğu ve 20. yüzyılı şekillendirenin de bu değişim olduğu konusunda ısrarcıydı. Rusya, Doğu Avrupa ve Çin’e damga vuran tüm o baskı ve tahakküme rağmen; İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya düzeni, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile Avrupa Aydınlanması’nın liberal değerlerini görünürde yeniden tesis etti. Bu değerler nihayetinde Sovyetler Birliği’ne karşı zafer kazandı ve 1990 sonrasında dünyadaki gelişmeleri kendi kanatları altına aldı. O dönemde ABD Başkanı George H. W. Bush Yeni Dünya Düzeni’nden söz ediyor, küreselleşme ve serbest piyasa ekonomileri de bu düzenin en belirgin vasıfları haline geliyordu. ABD ve Avrupa sathında ilan edilen şey ‘demokrasi’ ve onun ‘liberal’ kültürü olsa da; bu yeni evrede hâkim olanın o eski Aydınlanma ve onun engin kültürel ufku değil, piyasa ekonomisinin ve ulus aşırı şirketlerin hegemonyası olduğu kısa sürede anlaşıldı.
Müjdelenen bu evre oldukça kısa sürdü; evvela Ortadoğu’yu kasıp kavuran, ardından da iki farklı kanaldan Avrupa’ya sızan meydan okumalar ve savaşlarla dolup taştı: Rus tehdidi ve kültürel alana yaklaşan köklü bir değişim arzusuyla ekonomik küreselleşmeyi reddeden sağın yükselişi.
1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana, kazandığı stratejik zaferden Çin’in bile kültürel ve stratejik olarak kendi saflarına katılacağından emin olacak kadar gururlanan Batı’nın çöküşüne dair uyarı çanları ardı ardına çalmaya başladı (!). Fakat Çin endişesi hiç bitmedi; Rusya da Batı’nın devasa çıkarlarına karşı direnebilmek adına Çin ile ittifak kurmanın yollarını aradı.
Peki, Batı uygarlığının bünyesini içten içe en derinden kemiren unsur hangisi: Rusya ile yaşanan savaş mı, Çin’in kademeli ilerleyişi mi, radikal sağın yükselişi mi, yoksa ABD’nin Yaşlı Kıta’dan elini ayağını çekmesi mi? Ünlü tarihçi Emmanuel Todd, tüm bu nedenlerin bir araya gelmesini, henüz Üçüncü Dünya Savaşı patlak vermeden bile çöküşün açık bir habercisi olarak değerlendiriyor.
Fakat Brett Bowden, ‘Medeniyet İmparatorluğu... Bir İmparatorluk Fikrinin Evrimi’ adlı kitabında; kendi kendini yok eden ve dünyayı felakete sürükleyen emperyalizmin yayılışının habercileri olarak kaynaklar, deniz ve hava koridorları üzerindeki çatışmalara işaret eder. Ona göre küresel kaynak çatışmalarının üç ana bölgesi vardır: Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika. Bowden, kültürel değişimi ya da ‘kültür savaşını’, ABD’nin Soğuk Savaş döneminde tecrübe ettiği bir şakadan ibaret görür. Dünya düzenini asıl tehdit eden gerçek ise, 1980’lerden bu yana sadece iki süper güçle sınırlı kalmayan, büyük emperyalist gelişmenin bir gereği olan kaynaklar üzerindeki çatışmadır. Nitekim Çin de silah çekmeksizin bu üç ana bölgede sadece ABD ile değil, herkesle rekabet ederek bu sürece dahil olmuştur. Çin’in ilk yayılma hamleleri Afrika ve Latin Amerika’da, ardından Ortadoğu’da gerçekleşmiş; bunlara ek olarak Doğu ve Güneydoğu Asya’yı kendi özel etki alanı kabul etmiştir. Zira doğa boşluk kabul etmez; Rusya’nın içine kapanması sadece, zaten devasa şirketlerinin yanı sıra dev filolarıyla da her yerde varlık gösteren ABD’yi değil, herkesi cezbetti. Bu yüzdendir ki Amerikalılar son 30 yıldır Çin’in yayılışından bahsetmekte ve buna odaklanmak istemektedir; fakat kalmak ve denetim altında tutmak istedikleri alanların genişliği sebebiyle bunu başaramamaktadırlar. Üstelik bu kez Yeni Dünya Düzeni ile değil, gerekirse ‘askeri güç’ kullanarak...
Fransız stratejist Bertrand Badie ise kültürel ya da uygarlık düzeyindeki devrimlerle değil, stratejik menzillerle ilgilenir. Badie, mevcut küresel çatışmadaki en önemli unsurun -Çin ve ABD’nin yanı sıra- çekim ya da çatışma alanlarındaki bölgesel güçlerin ortaya çıkışı olduğu görüşündedir. Latin Amerika ve Afrika’daki yeni bölgesel güçleri tanımlamakta bocalasa da, Ortadoğu’da üç aktörü zikreder: İran, Türkiye ve son olarak İsrail. Hamlelerinde milli kimliğe dini unsuru da ekleyen İran, en büyük hırsa sahip olanıdır ve milisler kanalıyla sızma politikalarına dayanmaktadır. Ancak ABD ve İsrail ile doğrudan karşı karşıya geldikten sonra stratejik olanı ekonomik ve siyasi olanla birleştirmeyi henüz başaramamıştır; bu nedenle, katlanan devasa maliyetler karşısında varlığını sürdürmekte zorlanacaktır. Türkiye ise bunu yapmaktadır ve geleceği parlaktır. İsrail ise sınırlarını ve ötesini askeri güçle güvence altına almakla meşguldür ki bu durum, ABD desteğinin gerilemesi halinde kaynakların tükenmesi anlamı taşır!
Savaşların patlak verdiği bu çatışmanın uygarlıklarla ve onların kaderiyle bir ilgisi var mıdır? Şimdiye kadar kesin olan şu ki; bunun siyasi ve insani güvenlik ile dünya düzeninin sürekliliği ve istikrarı üzerinde yıkıcı etkileri bulunmaktadır. Fakat Fransızlar -ya da en azından bazıları- Avrupa veya Batı uygarlığının geleceği konusuna saplantılı bir biçimde takılıp kalmış durumdadır.