Rami er-Rayyes
Lübnanlı gazeteci
TT

Lübnan: 7 Ekim'den önceki statükoya geri dönmek!

Lübnanlılar, güney cephesindeki sınırlı savaş durumu ile ülke topraklarının geri kalanındaki neredeyse normal durum arasında büyük bir çelişki içinde yaşıyor.  Lübnan sınır köyleri öldürülme, yıkım ve yerinden edilme açısından tüm Lübnanlılar yerine ağır bir bedel ödüyorlar. Lübnan iç savaşı öncesi dönemde (1975-1990) yaygın olan İsrail'in Güney Lübnan'a yönelik sürekli ihlallerine dair eski sahneler daha ileri düzey bir tehlike seviyesine ulaşarak sanki büyük ölçüde yeniden yaşanıyor.

Aradaki fark, Lübnanlı partilerin (tabii ki başta Hizbullah olmak üzere) artık İsrail bombardımanlarına karşılık verecek kapasitede olmaları. Lübnanlılar artık işgal altındaki toprakların kuzeyine dağılmış birçok yerleşim birimine, geçmişte huzur ve istikrar içinde yaşayan sakinlerini yerinden edecek kadar zarar verebiliyorlar. Bu yerleşim birimleri 1948'deki Nakba döneminden bu yana işgal altındaki bölgeler ve sakinleri evlerine dönmeyi talep ederek İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya büyük bir baskı uyguluyorlar.

İsrail işgalinin, Nakba'dan bu yana Filistin topraklarını işgal etmesi ve burada devletini kurması, yerli halkın yerine dünyanın dört bir yanından getirttiği göçmenleri oraya yerleştirmesi gibi, Arap topraklarını da işgal etmeye devam etmesini kabul etmek mümkün değil. Üstelik büyük İsrail planları, birbirini takip eden İsrail hükümetlerinin ajandasında yer almaya devam ediyor ve bu hedefe ulaşmak için siyasi veya askeri fırsatlar arıyorlar. Savaşın başında Filistinlilerin Gazze'den sürülmesi önerisi, İsrail hükümeti eski ve yeni yayılmacı projelerinden vazgeçmediği sürece varlığını sürdürecek bu tehlikeli projenin ‘tezahürlerinden’ yalnızca biriydi.

Lübnan, 33 gün süren ve kelimenin her anlamıyla yıkıcı olan Temmuz Savaşı'nın ardından, 2006 yılında alınan 1701 sayılı karara bağlı kalmaya devam etmeli. Tel Aviv’in tıpkı Gazze Şeridi'nde olduğu gibi bu savaşta da köprüler, altyapı, enerji santralleri ve diğerleri dahil olmak üzere Lübnan'ın büyük bir kısmını yok etmesine rağmen, deklare ettiği Hizbullah'ı ortadan kaldırma hedeflerine ulaşamamıştı. Şimdi de Gazze’nin tamamı neredeyse yok edilmiş durumda ve kitlesel yıkıma, İsrail'in uluslararası en yüksek yargı otoritesi olan Uluslararası Adalet Divanı tarafından işlemekle suçlandığı soykırıma rağmen, Hamas’ı ortadan kaldırma hedefine ulaşılamadı ve ulaşılamayacak da...

Mevcut koşullar ışığında ve İsrail'in Gazze'deki savaşının üzerinden üç aydan fazla bir zaman geçtikten sonra, Lübnan için belki de en iyi şey, 1701 sayılı BM kararını hiçbir değişiklik yapmadan uygulamaya ve güney Lübnan'da 7 Ekim 2023'ten önce var olan ‘statükoya’ geri dönmek. Zira kararın uygulanması İsrail'in Lübnan hava, kara ve deniz sahasını yıllardır nadiren hedef alan ihlalleri dışında, uzun yıllar boyunca istikrar ve göreceli sükunet sağlama amacına hizmet etmişti.

İsrail işgaline karşı geniş çaplı bir savaş açmanın Lübnan'ın ulusal çıkarlarıyla bağdaşmayacağı konusunda Lübnan'da bir ‘fikir birliği’ varsa, bunun arkasında, Gazze ve Filistin halkıyla dayanışmanın reddedilmesi değil, daha ziyade Lübnan'ın bunun korkunç sonuçlarına katlanamayacak olması yatıyor. Zira fikir birliğinin Lübnan'a uzanan İsrail saldırıları ve bombardımanlarının reddedilmesi konusunda da geçerli olması gerekiyor. Saldırıların durdurulması ise ancak şu ana kadar savaşın çeşitli yönlere, özellikle de Lübnan tarafına yayılmasını önlemeyi başaran ABD’nin İsrail'e yönelik ciddi baskısı ile gerçekleşebilir.

Bu zor ve hassas zamanlarda Lübnan'ın sıkıntılı iç sahnesi her türlü olasılığa açık görünüyor. Bahsi geçen olasılıkların başında, Cumhurbaşkanı Mişel Avn'ın görev süresinin 31 Ekim 2022'de sona ermesi ile cumhurbaşkanlık makamının boş kalmasından sonra, ülkenin bir yıldan fazla süredir içine girdiği durgunluk ve felç durumunun devam etmesi yer alıyor.

Lübnanlı taraflar anlaşmazlıklarını bir kenara bırakıp, Lübnan Cumhuriyeti için itibar ve saygı sahibi, ülkenin ilerlemesi için gerekli yerel ve dış desteğe sahip, ülkeyi her düzeyde kötüleşen ve büyüyen krizlerden çıkaracak yeni bir cumhurbaşkanını seçme konusunda anlaşmaya varmalıydılar. Cumhurbaşkanının seçilmesini engelleyen hiçbir zorlayıcı durum yok ve ister bir adayda diretip başkasını kabul etmeyen, ister daha önceki aşamalarda belirli bir adayı boykot etmekle yetinip yerine ciddi bir alternatif sunamayan taraflar olsun, cumhurbaşkanının seçilememesinde herkes bir ölçüde sorumlu. Bu iki taraf arasında, ülkenin çeşitli krizleri ve ikilemlerinin yanı sıra cumhurbaşkanlığı makamındaki boşluk da kalıcı hale gelecek.