Bugünlerde, bazı öğrenci kuruluşları ve üniversite hocalarının yanı sıra bir grup aktif solcu ve İslamcı hareketin Filistin adına başlattığı, Amerikan üniversitelerini sarsan isyanın niteliği konusunda bir tartışma furyası yaşanıyor.
Bir görüşe göre bu isyan, Amerikan toplumunun canlılığının ve ahlaki değerlerinin ayakta kaldığının bir kanıtıdır. Dolayısıyla bu tamamen ahlaki bir tepkidir.
Diğer bir görüşe göre ise bu isyan, İsrail'in, genel Amerikan kültüründe eleştiriden muaf tutulmasının sonuna gelindiğinin bir kanıtıdır.
Başka bir görüşe göre de bu isyan, yukarıdakilerden hiçbiri değildir. Bu isyan daha ziyade, Batı'da yaşayan aşırı solcular ile siyasal İslamcı hareketler arasında on yıllardır olmasa da yıllardır var olan koordinasyon halinin bir uzantısıdır. Söz konusu koordinasyon bu zamana kadar mevcut rejime karşı devrim şemsiyesi altında sürdü. Tek bir davası olan diğer radikal gruplar da onlarla birlikte hareket etti. Siyahiler, iklim ve eşcinsellik hareketlerindeki aktivistler bunlara örnek olarak verilebilir.
Her neyse ben, burada daha önce söylenenleri hatırlatmak için eski bir mesele olan Batı ve Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) vakasına işaret etmek istiyorum.
Lorenzo Vidino, İtalyan bir akademisyen ve güvenlik uzmanıdır. Vidino’nun ‘Batı'da Müslüman Kardeşler: Kalkınma ve Batı Politikaları’ başlıklı çalışması Şubat 2011'de yayınlanmıştır. Vidino, Müslüman Kardeşler konusunu ele alan Batılı analistleri bakış açılarına göre optimist (iyimser) ve pesimist (kötümser) olmak üzere ikiye ayırıyor. Optimistler, Batı'daki Müslüman Kardeşler’in artık İslam dünyasında bir İslam devleti kurmakla ilgilenmediklerini, daha ziyade Batı'daki Müslümanları ilgilendiren sosyal ve siyasi konulara odaklandıklarını ve ılımlı bir model sunduklarını savunuyor. Pesimistler ise Batıdaki Müslüman Kardeşler’in, Batı'nın kimliğini değiştirmek ya da en azından etkilemek için yavaş yavaş ilerleyen bir sosyal mühendislik projesi üzerinde çalıştığını savunuyor.
Vidino bize, Müslüman Kardeşler’in Batı'yı nasıl aldattığını anlatıyor. Müslüman Kardeşler, medya aracılığıyla Batılı yetkililer ile girdikleri diyaloglarda demokrasi değerlerini dile getiriyorlar. Ancak Arapça, Urduca veya Türkçe konuştuklarında entegrasyon ve hoşgörüye düşman olan ‘biz ve onlar’ retoriğini kullanıyorlar.
Martin Frampton, ‘Müslüman Kardeşler ve Batı: Düşmanlık ve Etkileşimin Tarihi’ başlıklı kitabında, İngiliz ve Amerikan arşivlerine dayanarak, kuruluşundan 2010 yılına kadar Batı ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkinin tarihini ortaya koyuyor.
Frampton, Müslüman Kardeşler'in kaçınılmaz olarak Batı'ya düşman olduğuna inanıyor. Frampton ayrıca, Batı'nın, Müslüman Kardeşler'in ideolojisine katılmamasına rağmen, Batı ülkelerindeki vatandaşlarıyla çıkar alışverişinde bulunmak için fırsatçı bir pragmatizmle Müslüman Kardeşler’le diyaloğa girdiğini düşünüyor.
Frampton'un dediği gibi, İngiltere'nin Müslüman Kardeşler ile ilişkisi her zaman İngiliz Makyavelist ilkesi olan ‘en iyi düşmanlar’ politikası çerçevesinde idi. ABD de bu ilişkiyi İngiltere'den miras aldı. Belki de İngiliz-Amerikan casusu ve oryantalist Heyworth Dunne örneği, bu geçişin en iyi yorumlayıcısıdır. Suudi araştırmacı Ali el-Umeym, Heyworth Dunne'nin kitabına yazdığı girişte bunu ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır.
Araştırmacı Hani Garabe'nin de belirttiği gibi, ABD'deki Müslüman Kardeşler’e mensup aktivistlerin çeşitli kurumları var. ABD’de faaliyet gösteren ‘Özgürlük ve Adalet için Mısırlı Amerikalılar’ örgütü bunlara örnek olarak verilebilir. Bu örgüt, eski Demokrat başkan adayı ve Obama hareketinin şahinlerinden biri olan Elizabeth Warren ile de bir araya gelmiştir.
Yani bu hem yeni ve hem de eski bir ittifaktır. Bugün gördüğümüz de bunun bir devamıdır. Arap Baharı sırasında olduğu gibi Filistin adıyla, Filistin'le ilgili olmayan başlıklarla gelen bu durumun başka ekleri de olacaktır.