İran'da modern tarihi boyunca birçok şey değişti, ancak bir şey sabit kaldı; emperyal bilinç ve eğilim. Ülkenin adı 1935'te “Pers” (Persia) iken “İran” oldu ve ardından 1979'da “İslam Cumhuriyeti” adını aldı. Bu yıllar boyunca, resmi ideolojinin kaderi de değişti; bazen, özellikle 1921’deki darbesiyle Kaçar Hanedanlığını deviren Rıza Han Pehlevi döneminde, din pahasına milliyetçiliği, bazen de özellikle Humeyni devrimiyle birlikte milliyetçilik pahasına dini destekledi. Ancak emperyal eğilim azalmadı gerek dini gerekse milliyetçiliği kullanma eğilimi de aynı oranda azalmadı.
Arka planda, 1501'de İran'ı Şiileştiren Safeviler, İmamların soyundan geldiklerini iddia ettiler. Ancak Kaçarlar çok geçmeden kendilerini mezhebin koruyucuları olarak görmeye başladılar ve halk arasında yaygın olan, Safevi hanedanlığının çöküşünün, Afganistan’ın yöneticileri tarafından kendilerine dayatılan bir felaketin önünü açtığına dair duygudan faydalandılar. Bu yöneticilerin, sadece halkı ve milleti ezmekle kalmayıp, Fars ülkesinin dini doktrinini kendi doktrinlerinden daha aşağı gördüklerine inanılıyordu.
19. yüzyılda, İran gururu, yabancılara verilen mali ve ticari imtiyazların yanı sıra, Ruslar karşısında alınan yenilgilerle de incinmişti. Böylece, Ermenistan, Azerbaycan ve diğer bölgeler İran'dan ayrılırken, doğuda Afganlar İranlılar için kışkırtıcı olan Herat şehri üzerindeki kontrollerini pekiştirdiler. Nitekim Kaçar hanedanlığını çökerten şey, artık emperyalist emellere uygun olmamasıydı. Zira bölgesel ve yerel liderlerin güç bakımından kendisini geçmesine izin veren iç parçalanmayla ve 1907'de ülkenin Rus ve İngiliz nüfuz alanlarına bölünmesiyle boğuşuyordu. Ancak on bir yıl önce, 1896'da ülke çok önemli bir olaya sahne oldu: Kaçar Şahı Nasıreddin suikastı. Suikastçı, Pan-İslamcılığın savunucusu Cemaleddin Afgani'nin bir öğrencisiydi; bu da bir imparatorluk bilincinin diğerini öldürdüğünü gösteriyor.
Ancak, petrol gelirleriyle desteklenen ve Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin hırslarıyla beslenen imparatorluk ihtişamı, o zamana kadarki en önemli darbesini indirdi. Birincisi, Batı Alman şirketi Siemens tarafından gerçekleştirilen nükleer emeller ortaya çıktı; buna görkemli bir silahlanma programı ve büyük bir ordunun inşası emelleri eşlik etti. İkincisi, 1967'de Şah kendini İmparator, eşi Farah Diba'yı da İmparatoriçe ilan etti. Üçüncüsü, 1971'de antik kraliyet şehri Persepolis'te yüz milyonlarca dolara mal olan abartılı kutlamalar düzenlendi. Pers İmparatorluğu'nun kuruluşunun 2500. yıl dönümünü anmak için dünya, o güne kadarki en büyük kutlamaya tanık oldu. Şah, dünya liderlerinden bazılarını çölün kalbine davet etti ve burada tavus kuşu gibi gururunu sergiledi. Dördüncüsü, 1971'de Körfez'deki üç Arap adasına el konuldu ve ardından o dönemde Güney Yemen tarafından desteklenen bir ayaklanmayı bastırmak için Umman'ın Zafar bölgesine müdahale edildi. Böylece, o dönemde bazı akademisyenler Şah dönemi İran'ını tanımlamak için “alt emperyalizm” terimini kullanmaya başladılar.
Ancak, bilindiği gibi, Humeyni rejimi tüm bu emperyalist eğilimlerde daha da ileri gitti ve bunlara “devrimi ihraç etme” teorisinin geliştirilmesini, silahlı milislerin kurulmasını ve bir dizi Arap ülkesinde karar alma gücünün ele geçirilmesini ekledi.
Arada kesintiler ve çalkantılar yaşasa bile, çağları ve rejimleri aşan bu emperyalizm sürekliliğini, Türkiye ve Rusya gibi imparatorluk geçmişleri olan diğer ülkelerde de görebiliriz. Osmanlı sultanlarıyla, Mustafa Kemal Atatürk ve laik ve askeri yönetimiyle, ardından İslamcı Recep Tayyip Erdoğan’la, Rus çarlarıyla, Lenin ve komünist halefleriyle ve daha sonra Vladimir Putin'le birlikte, bu emperyalist eğilim hissedilir; bu eğilim, ya ulusal çıkarların dikte ettiği stratejik ve güvenlik gerekliliklerini ya da insanlığın ilerlemesinin gerektirdiği, doğru ve özgürleştirici olarak tanımlanan bir fikrin yayılmasını veya her ikisini de varlığı için bir gerekçe olarak görür.
Ancak emperyalist bilinç her zaman paradoksal bir duyarlılık içerir; buna devasa bedenin duyarlılığı diyebiliriz. Bir yandan bu devasa boyut bir hak sahipliği duygusu yaratırken, diğer yandan da bu hak sahipliğini yerine getirmenin, özellikle de beden gevşemişse, bedenin büyüklüğünden daha fazlasını gerektirdiğini bize hatırlatır.
Bu devasa emperyalist bedenin duyarlılığından başka bir paradoks da ortaya çıkar. Bir yandan, özellikle merkezden uzak bölgelerdeki ezilenleri, bu yapıya zarar veren herhangi bir yabancı güçle iş birliği yapmaya teşvik eder. Bu durum en açık şekilde, İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler içinde birçok tarafın Alman Nazilerle iş birliği yapmasıyla görüldü. Öte yandan, merkezde ve kendisinden etkilenen bölgelerde uyanan bir yaralı gururu ve narsisizmi serbest bırakarak, rejimi nasıl olursa olsun vatan savunmasını ruhun savunmasına benzetir. Birinci boyut, yabancı güçleri müdahale etmeye veya daha fazlasına teşvik eder. İkinci boyut ise müdahaleyi caydırır, Saddam Hüseyin'in İran'a karşı savaşının yaptıklarını, Humeyni rejimini nasıl güçlendirdiğini ve ona yeni ve uzun bir ömür kazandırdığını hatırlatır. O zamandan beri bölge tam bir kaos içinde ve öyle kalmaya da devam ediyor.