Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Rejimi değiştirmek isteyenler

Artık kimse İran rejimini değiştirme isteğini açıkça dile getirmiyor. ABD Başkanı Donald Trump, 7 Nisan 2026 Salı günü İran medeniyetini sona erdirmekle tehdit ettiği halde, bu hedeften ilk geri adım atan isim oldu. İsrail de bir süre bu söylemi sürdürdükten sonra sessizliğe büründü; ancak İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Trump’ın aksine savaşın devam etmesini tercih ediyor. Rejim değişikliği hedefinin geri plana itilmesi, İran medyasında bir başarısızlık olarak yorumlandı. İranlı yetkililere göre, ABD ve müttefikleri ‘Velayet-i Fakih’ liderinin öldürülmesinin ardından rejimin çökeceğini ve sokak protestolarının başlayacağını öngörmüş, ancak hiçbir şeyin gerçekleşmemesi üzerine ciddi bir şaşkınlığa düşmüştü.

Savaşın bitirilmesi isteği ile rejim değişikliği isteği arasında önemli bir fark bulunuyor. Rusya ve Çin dışında, Irak’taki Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler ve benzeri aktörler hariç tutulduğunda, ‘Velayet-i Fakih rejimi ve devrim ihracı’ çizgisindeki İran’ın gerçek anlamda bir müttefiki bulunmuyor. Hatta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bile, arabuluculuk teklif eden bir tarafa, “Onlarla müzakere etmek en zor şey; çünkü ne istediklerini bir kez bile açıkça söylemiyorlar” demişti. ‘Ne Doğu ne Batı’ sloganı 1979 devriminden bu yana İran siyasetinin temel mottolarından biri oldu. Bu nedenle İran yönetimi, Sovyetlere yakın görülen Tudeh Partisi’ni sert biçimde tasfiye etmiş, ABD’ye yakın oldukları düşünülen onlarca kişiyi ise idam etmişti. Batı’da ise uzun süre İran’ı kendi haline bırakma eğilimi varken, 2004’ten sonra nükleer dosyanın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan (UAEA) Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne taşınmasıyla birlikte tablo değişmiş, İran uzun süren yaptırımlar sürecine girmişti.

Dolayısıyla, İran rejimi çökerse kimsenin büyük bir üzüntü duyacağı söylenemez. Özellikle Afganistan, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de yaşanan deneyimler; iç savaşların yol açtığı yıkım, ölümler, zorunlu göçler, kara para akışları ve uyuşturucu üretimi ile ticareti gibi olgular bu algıyı güçlendiriyor. Arap dünyası açısından bakıldığında ise son savaş tercih edilmese bile, İran’ın son kırk yılı aşkın sürede Levant’tan Körfez ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada istikrarsızlık yarattığı düşüncesi hâkim. Bu nedenle ne bölgesel ne de uluslararası düzeyde ‘Velayet-i Fakih rejimine’ yönelik bir sempati olduğu söylenebilir. Aksine, birçok aktör açık destek vermekten ziyade, doğrudan karşı karşıya gelmemek için temkinli bir mesafe politikası izliyor; çünkü genel kabul, herhangi bir rejim değişiminin dış müdahaleden ziyade iç dinamiklerle gerçekleşeceği yönünde.

Dünyadaki birçok ülke son savaşı -İsrail ve ABD’nin tek taraflı olarak başlattığı çatışmayı- aslında arzu etmedi. Güvenlik kurumlarının hesapları, savaşın Ortadoğu’da ciddi bir istikrarsızlık yaratacağı; petrol ve doğalgaz kaynakları ile Hürmüz Boğazı ve muhtemelen Babu’l Mendeb gibi kritik deniz yollarının etkileneceği yönündeydi. Avrupalılar ve Arap ülkeleri ise tarafsız kalarak görece güvende kalabileceklerini, hatta ABD Başkanı Trump’ın savaşı açıkça eleştirerek karşı çıkan bir pozisyonda olduğunu düşündüler. Ancak ilk günün ardından, İran’da yaşanan gelişmeler ve Dini Lider Ali Hamaney’in ölümüyle birlikte tablo hızla değişti. İran’ın Körfez ülkelerine -hatta uzun yıllar arabulucu rolü üstlenen Umman’a bile- saldırdığı; Lübnan’daki müttefiklerini, Yemen’deki Husileri ve Irak’taki Haşdi Şabi unsurlarını harekete geçirdiği; Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapattığı iddia edildi. Bunun sonucunda petrol ve doğalgaz üretimi ile küresel ticarette ciddi bir kriz ortaya çıktı. Rusya’nın gelirleri ise geçici olarak arttı. Bu kriz, başlangıçta savaşa karşı olan dünyayı iki ayrı çizgiye böldü: Birinci grup, savaşın bir an önce durdurulması gerektiğini savunarak daha da sert bir tutum aldı; bu görüş ABD içindeki bazı çevrelerde bile güç kazandı. İkinci grup ise Ortadoğu ve dünya üzerindeki kronik krizlerin sona ermesi için tek çıkış yolunun İran rejiminin değişmesi olduğu kanaatine vardı. Bu yaklaşım, yıllardır süren çatışmacı ve istikrarsız politikaların artık sürdürülemez olduğu ve başta Çin olmak üzere İran’ın tüm müttefikleri dahil dünya ekonomisine zarar verdiği düşüncesine dayanıyor.

Bu çerçevede bazı Arap yazarlar, İran’daki mevcut İslamcı rejimin yıkılması halinde yerine nasıl bir sistem gelebileceğini tartışmaya başladı. Kimileri, böyle bir durumda ortaya çıkabilecek olası ‘milliyetçi’ bir rejimin, mevcut yapıdan daha iyi olmayabileceğini dahi ileri sürdü. Ancak bu tartışmaların büyük bölümü, aslında bugün için gerçekçi bir ihtimale dayanıyor değil. Zira mevcut İran rejimi, pratikte tek bir ideolojik çizginin saf hali olmaktan ziyade karma bir yapı sergiliyor. Süleymani ekolü olarak anılan yapı, yıllar önce ‘dört Arap başkentinin kontrolü’ ile övünürken ne İslamcı söylemi ne de ‘Velayet-i Fakih’ vurgusunu öne çıkarıyordu; bunun yerine İran kimliği ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) bölgesel güç projeksiyonu üzerinden bir dil kullanılıyordu. Nitekim iki ay önce öne çıkan bir İranlı isim de “İranlı vatansever, ülkesini tehlikeye atmayan kişidir” diyerek benzer bir yaklaşımı dile getirmişti.

Açıkçası, bu savaşın rejimin geleceğini nasıl etkileyeceğini kesin olarak kestirmek zor. Belki de rejimi daha da sertleştirecek, daha katı bir çizgiye yöneltecek. Ancak kesin olan bir şey var: Arap dünyası, Humeyni ve Hamaney dönemlerinde İran’la ilişkilerinde hiçbir zaman gerçek bir istikrar ve rahatlık yaşamadı. Bunun temel nedeninin ne olduğu ise hâlâ ortak bir zeminde tartışılmıyor; kimine göre Saddam Hüseyin’le yaşanan savaşın mirası, kimine göre mezhepsel bir yayılma siyaseti, kimine göreyse çok daha derin tarihsel husumetler.

Sonuçta şu soru ortada duruyor: İran rejimini kim değiştirmek ister? Cevap aslında net görünüyor. Güvenliklerini, istikrarlarını ve kalkınmalarını tehdit ettiğini düşünen herkes… Bu kesim hiç de az değil.