Mustafa Fahs
TT

Nebatiye: Mamur şehirlerin trajedisi

Güney Lübnan'da bulunan Nebatiye şehri, bu garip Doğu'daki birçok kardeş şehre benziyor; yaşı ilerliyor ama yaşlanmıyor. Taşları kendisini inşa edenlerden daha uzun ömürlü; ne kuşatmalar onları yoruyor ne de beklemekten bitkin düşüyorlar. Savaşların duvarlarında bıraktığı derin çiziklere ve yaralara rağmen, kendisinde yaşayanların, gelip geçenlerin, onun için geçenlerin, onun için savaşan ve onu yıkanların anısını koruyarak varlığını sürdürmekte ısrar ediyor.

Kurban Bayramı sabahı Nebatiye kuşatıldı. Şehre giriş ve çıkış yolları kapatıldı ve acı dolu kaderiyle yalnız başına yüzleşmeye bırakıldı.

Kurban Bayramı'nda, kendisi kurban oldu, daha doğrusu büyük hırslara kurban edildi. İmparatorluklar arzularını yerine getirme yolunda aşırıya kaçtıklarında katılaşırlar, önce kendilerini kurtarmaya çalışırlar ve bunun için düşmanlarından önce takipçilerini feda ederler.

Kayıplarının tasvir edildiği ve ağıtlarının kaydedildiği eski halk destanlarını anımsatan bir anda, Nebatiye enkazının ortasında durarak son sorusunu sordu: Büyük proje sahiplerinin, şehirlerin ve vatanların sürekli fedakarlıklar veya sürekli direniş üzerine kurulmadığını anlamaları için daha ne kadar kana ihtiyaç var?

Kurtuluş gününe gelince, kurtuluşun değeri sadece işgalcinin ayrılmasına indirgendiğinde, tüm Lübnanlı dini grupları anlamı etrafında birleştiren ortak bir ulusal çerçeveye dönüşmediğinde, daha çok yenilenmiş bir işgal gibi görünüyordu. Çünkü, içsel olarak istismar edildiğinde, bölünme ve tekelleşmenin ek bir nedeni haline geldi. İkilem şu ki, mimarları, daha doğrusu tekelcileri, deneyimlerden, bir halkın zaferinin, devletin can damarında temel bir yapı taşına dönüşmediği zaman eksik kaldığını öğrenmemiş olmalarıdır.

Silahlar devlet kavramından daha önemli hale geldiğindeyse, hem zaferi hem de devletin kendisini yok eder ve yeniden işgale davetiye çıkarır. Şu anda olan da budur ve burada kurtuluş başarısız olmuş, trajedi yaşanmıştır.

Bugün Nebatiye trajedisinde, evler yıkılmadan önce hatıralarımız kapılarında paramparça oluyor, hayallerimiz, isimlerimizi ve ayak izlerimizi ezberleyen yollarında darmadağın oluyor.

Buradaydık ve orada hayatın ilk anlamını; insanların sabahları geçimlerini sağlamak için nasıl evlerinden çıktıklarını, ekmekten nasıl onur ürettiklerini ve küçük bir şehrin nasıl sevdiğimiz ve bizi seven eksiksiz bir vatana dönüştüğünü öğrendik.

Yüz yıl önce köylerimizden yeni bir yaşam biçimine doğru göç etmeye zorlanan bizler ise bugün yine buradayız, bedenimiz ve hatıralarımızla birlikte bir kez daha kökünden sökülmüş durumdayız.

Taşlara yakılan ağıt sadece taşlar için değildir; çünkü Nebatiye sadece taşlardan ibaret değildir. O, yüzlerimiz, dükkan kapılarına asılı kahkahalarımız, satıcıların sesleri, pazartesi pazarının telaşı, portakal ağacı bahçelerinden yükselen portakal çiçeği kokusu ve dünyanın ne kadar çalkantılı olursa olsun bizi hâlâ tanıdığına dair bize güvence veren yüzlerdir.

Nebatiye'de sadece taşlar çökmüyor; hafızamızın büyük bir kısmı da onunla birlikte kayboluyor, Güney Lübnan'ın, bizim, ruhlarımızın tarihinin kıymetli bir parçası yitiyor ve biz bunu sessizlik içinde, susarak görüyoruz.