Dünya iki gün sonra Pekin’de gerçekleşecek olan ABD-Çin zirvesini bekliyor. Şi Cinping ile Donald Trump, İran’a karşı yürütülen savaşın yol açtığı gelişmelerin gölgesinde bir araya gelecek. Söz konusu gelişmeler petrol endüstrisinde, tedarik zincirlerinde, deniz ulaşımının serbestliğinde ve bölgesel güvenlikte ciddi sarsıntılara neden olmuş durumda ve etkileri hâlâ sürüyor. Belki de iki liderin bu buluşması, kaybolan bölgesel ve küresel istikrarın yeniden tesis edilmesine yönelik adımlardan biri olur; iki ülke arasındaki ticaret savaşının çözümüne katkı sağlar; Ortadoğu’daki savaşın sona ermesine yardımcı olur ve Tayvan’ın geleceğine ilişkin belirsizliği azaltır. Daha da önemlisi, iki liderin uluslararası hukukun kural ve ilkelerine saygı konusunda ortak bir anlayışa varmasıdır. Zira bugün bazı devletler, yalnızca öldürmeyi, yıkımı, çevreyi tahrip etmeyi ve mutlak güç yanılsamasının peşinde koşmayı bilmekte; bunun sonucunda ise insanlığa acıdan başka pek az şey bırakmaktadır.
Dünyanın bu zirveden büyük beklentiler içinde olması anlaşılır bir durum. Çünkü her iki ülke de küresel liderlik ve teknolojik üstünlük için yarışan iki büyük güç. Geleceği şekillendiren, insanlığın gündelik gerçekliğini yeniden tasarlayan alanlarda rekabet ediyorlar ve bu rekabet dünyaya aynı zamanda ağır yükler ve yeni meydan okumalar da dayatıyor. Buradaki temel mesele, dijital alanlarda, kuantum hesaplamada, algoritma geliştirmede, ileri düzey ekipmanlar, cihazlar ve çiplerin üretiminde, ayrıca fizik ve yüksek matematik gibi stratejik bilgi alanlarında geleceği kurma araçlarına kimin sahip olacağı. Bütün bu alanlar artık güçlü biçimde yapay zekâ ile bağlantılı. Yapay zekâ, insanlığın yaşamında kendisini kaçınılmaz bir gerçeklik olarak kabul ettirdi. Bir yandan sivil ve askerî alanlarda ilerleme ve gelişme fırsatları sunarken, diğer yandan da alışılmadık ölçüde büyük riskler ve meydan okumalar doğuruyor. Özellikle robotların ve süper bilgisayarların işleyişinde, insanın denetim kapasitesini aşabilecek bir sıçrama gerçekleşirse, geleceğin sonuçları konusunda çok daha derin bir öngörü ve düşünceye ihtiyaç duyulacak.
Bu nedenle, söz konusu alanlarda karar vericilerin -ister Çin’de, ister ABD’de ya da başka herhangi bir ülkede olsun- nasıl rekabet ettiklerini anlamak büyük önem taşıyor. Burada kastedilenler, yapay zekâ bilimleri ve endüstrileriyle bağlantılı büyük şirketlerin ve devlet kurumlarının karar alıcıları. OpenAI, NVIDIA, Apple, Google, Meta, Microsoft, Boeing, Samsung ve Huawei gibi şirketlerin yöneticileri ile, yaratıcı fikirlerden matematiksel denklemlere, süper bilgisayarlardan ağ tabanlı yazılımlara kadar yapay zekânın anahtarlarını elinde tutan benzer şirketlerin karar mercileri bu rekabetin merkezinde yer alıyor.
ABD’de, yapay zekâ şirketlerinin önde gelen isimleri arasında Çin’in bilim ve matematik alanlarında muazzam insan kaynağına sahip olduğu yönünde güçlü bir farkındalık bulunuyor. Gelişmiş çip üretiminde dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan ve üretken yapay zekâ veri merkezlerinin büyük ölçüde bağımlı olduğu NVIDIA’nın CEO’su Jensen Huang’ın açıklamaları da Amerikan şirketlerindeki kaygı atmosferini ortaya koyuyor. Huang’a göre Çin, bilim ve matematiğe verdiği önem ile toplumsal yapının teşvik edici niteliği sayesinde çok büyük bir yapay zekâ araştırmacısı kitlesine sahip. Bu araştırmacılar, Çin için adeta ulusal bir hazine ve ülkenin en değerli doğal kaynaklarından biri. Huang, bu yeteneklerin Amerikan şirketlerine çekilmesi ve onların becerilerinden yararlanılması gerektiğini savunurken, Çinli araştırmacıların ülkelerinde kalmaya devam etmelerinden, ABD’ye gelmeyi reddetmelerinden veya devlet kısıtlamaları nedeniyle yurtdışına çıkamamaları ihtimalinden duyduğu endişeyi de dile getiriyor.
Bu tür açıklamalar, Amerikan gerçekliğinde birçok güncel tartışmayı da beraberinde getiriyor. Zira Amerikan şirketleri uzun süredir bilimsel yetenekleri milliyet ayrımı gözetmeksizin istihdam etme ve bu yeteneklerden faydalanma geleneğine sahip. Hatta bu yaklaşım, ‘köleyi yetiştirmektense satın almak daha iyidir’ şeklinde sert pragmatik anlayışla da ifade edilmiştir. Bu anlayış, bilimsel bir yeteneğin yetiştirilmesinin maliyetlerinden kaçınmayı ve şirket ya da kurumlara kısa sürede kârı artırma, fikir üretme ve karmaşık matematiksel problemleri çözme imkânı sağlamayı amaçlar. Böylece, ülkelerinin onları yetiştirme maliyetine katlandığı yabancı beyinlere dayanan, maliyeti düşürüp kârı maksimize etmeye odaklı genel bir Amerikan iş kültürü oluşmuştur.
Bu durum, Amerikan eğitim sistemindeki büyük değişimlerle de bağlantılıdır. Sistem, ileri düzey bilişim ve mühendislik alanlarına daha az, yönetim bilimleri, hizmet sektörü ve beşerî bilimlere ise daha fazla ağırlık vermeye başlamıştır. Dahası, son yirmi yılda yüksek öğrenim maliyetlerinin artması, üniversiteleri ve araştırma merkezlerini maddi imkânı yetersiz olanlar için giderek daha dışlayıcı kurumlara dönüştürmüştür. Bu kurumlar artık eskisi kadar erişilebilir değildir. Buna paralel olarak, üniversitelerdeki siyasallaşma eğiliminin artması, birçok yabancı öğrencinin ya kendi ülkelerine dönmesine ya da Avrupa, Çin veya Japonya’daki üniversitelere yönelmesine neden olmuştur. Bu durum, Amerikan üniversitelerinin bir zamanlar sahip olduğu akademik özgürlük ve çekicilik algısının zayıflamasına yol açmıştır.
Bunlara ilave olarak, Amerikan şirketlerinde iş güvencesi anlayışı da önemli ölçüde zayıflamıştır. Maliyetleri düşürmek ve hissedarları memnun etmek gerekçesiyle tek bir kararla yüzlerce hatta binlerce çalışanın işten çıkarılması mümkün hale gelmiştir.
Göçmenleri kabul politikalarındaki sertleşme ve ‘yetenek sahibi’ olarak tanımlanan kişilere öncelik verilmesi eğilimi de bu tabloyu daha karmaşık hale getirmiştir. Ancak bu öncelik, çoğu zaman yalnızca ‘Amerika’yı yeniden büyük yapma’ politikalarıyla uyumlu siyasi tutumlara sahip olma şartına bağlanmıştır. Bu durum, tıp, mühendislik, tarım ve bilgisayar bilimleri gibi birçok alanda çok sayıda yeteneğin ülkeye girişini fiilen zorlaştırmıştır. Böylece Amerikan şirketleri, aslında hiçbir yetiştirme maliyetine katlanmadan elde ettikleri ve diğer ülkelerin eğitim sistemleri sayesinde yetişmiş olan bu insan kaynağı ‘hazinesinden’ mahrum kalmıştır.
NVIDIA CEO’sunun Çinli bilim ve matematik yeteneklerinin çekilmesine yönelik çağrısı, bu alanların yalnızca ekonomik rekabet değil aynı zamanda ulusal güvenlik açısından da temel bir unsur olduğunu açık biçimde göstermektedir. Bu gerçek, eğitim sisteminin tamamen özel sektör ve bireysel girişim üzerine kurulu olmasının yeterli olmadığına işaret eder; zira bu model zaman zaman başarı üretse de sık sık da yetersiz kalabilmektedir. Buna karşılık Çin ve Singapur, Malezya ve Güney Kore gibi ülkeler, bilim ve matematik eğitimini sistematik biçimde desteklemiş; algoritma geliştirme süreçlerini geleceğin sanayileriyle doğrudan ilişkilendirmiştir. Oysa ABD’de eğitim ve yetenek geliştirme yaklaşımı büyük ölçüde özel sektör girişimlerine ve bireysel inisiyatiflere bırakılmış durumdadır.