Hasan Ebu Talib
TT

Ankara ve İsrail'in savaş kompleksi

İsrail ile Türkiye arasında bir savaş çıkabilir mi? Bu soru, İsrail’in “Nagel” adındaki komitesinin Ocak 2025 tarihli raporunda Türkiye ile savaşa hazırlanmanın öneminden bahsetmesinden beri bir yıldan fazla süredir gündemde ve sürekli soruluyor. Rapordan dört aydan kısa bir süre sonra, Türk Milli İstihbarat Akademisi tarafından, ABD ve İsrail'in İran'a karşı 12 günlük savaşından çıkarılan derslere dayanan önemli bir rapor yayınlandı. Raporda, “sivilleri korumak” amacıyla bütün büyük Türk şehirlerinde derin seviyeli sığınaklar inşa edilmesi, ayrıca savaşların artık çok yönlü olduğu, her türlü silahın kullanıldığı, teknolojiye ve alışılmadık yöntemlere yoğun olarak başvurulduğu gerçeğinden yola çıkarak, resmi kurumların bilgi altyapısını korumak için gelişmiş siber önlemlerin uygulanması önerildi.

Türk raporunda İsrail ile bir çatışmadan açıkça bahsedilmedi, ancak birçok Türk askeri uzmanı Milli İstihbarat Akademisi'nin önerilerini İsrail ile olası bir askeri çatışmayla ilişkilendirdi. Bunun nedeni, İsrail medyasının “önceden hazırlık yapılması gereken bir Türk tehdidi” olarak nitelendirdiği konuya odaklanması ve resmî açıklamaların da kendisini desteklemesiydi. Nitekim İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Türkiye'yi İran'daki terörist rejimi destekleyen bir ülke, eski İsrail başbakanı Naftali Bennett ise şubat ayında “yeni İran” olarak tanımladı.

İsrail’in bu açıklamalarına yanıt olarak, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail'in düşmansız yaşayamayacağını ve şimdi de Türkiye'yi iç siyasi amaçlarla yeni düşman ilan etme arayışında olduğunu söyledi. Bu bağlam, Ankara'nın hem iktidardaki Likud Partisi, aşırı sağ partiler ve Harediler hem de Siyonist merkez sağ muhalefet partileri de dahil olmak üzere İsrail elitinin karşı karşıya olduğu çıkmazın tamamen farkında olduğunu gösteriyor. Bu elit kesim, İsrail'in tek taraflı olarak (Gazze, Lübnan ve Suriye'de olduğu gibi) veya Washington ile ortak olarak karıştığı savaşların kazanımlarının değerlendirilmesi konusunda birbiriyle çekişiyor. Bu, İsrail askeri doktrinin kendisi ve her iki tarafın da İsrail'in varlığını tehdit eden büyük bir çatışmayı önlemek için gerekli gördüğü dönüşümlerle ilgili bir çekişme. Ayrıca, kamuoyunu etkilemek, İsrail'in önleyici savaş anlayışına uygun olarak herhangi bir askeri çatışmada mümkün olan en büyük toplumsal dayanışmayı sağlamak için sürekli olarak pazarlanan bir tehdidin var olmasının önemiyle de ilgilidir.

Türk ve İsrail medyasındaki bu karşılıklı tutum, bir yandan askeri çatışmaya hazırlanma, diğer yandan her iki tarafın da diğerine karşı askeri saldırı başlatma gücüne önemli kısıtlamalar getirme eğilimini ortaya koyuyor. Bu kısıtlamalar, öncelikle her iki tarafın genel güvenlik doktrinini yöneten coğrafi ve stratejik görüşlerden kaynaklanıyor. Örneğin, emekli bir Türk general konuşmalarından birinde, ülkesinin İsrail saldırısına yaklaşık bin 200 adet -hem kamikaze hem de uzun menzilli- hassas güdümlü silahlarla donatılmış insansız hava aracı, İsrail'in tamamını kapsayabilecek yaklaşık 400 adet balistik füze kullanacağı bir ilk vuruş ile karşılık verebileceği potansiyel bir askeri çatışma senaryosu sundu. Ardından şu soruyu sordu: Böyle bir senaryodan kaynaklanabilecek potansiyel kayıpları azaltacak imkânlara sahipler mi? Örtük mesaj, caydırıcılık ve ağır kayıplar kavramına ve doğrudan sonuçları belirsiz askeri çatışmalara alternatifler aramanın daha iyi olacağına odaklanıyordu. Burada soru şu: Uluslararası koşullar böyle bir şeye izin veriyor mu?

İsrail açısından bakıldığında, mesele yakın bir askeri çatışma değil, devleti korumak için kararlı bir liderin arkasında toplanmayı gerektiren potansiyel düşman görüntüsü yaratmaktır. Bu, İsrail’de iktidardaki koalisyonun eylemlerinin belirleyici özelliğidir. Korku ve geleceğe dair belirsizlik üzerine kurulu toplumlarda egemen unsurlar budur; sürekli olarak kırılgan bir tür toplumsal uyum için kolektif bir yapay zihin durumu oluşturma arayışındadırlar. Burada rasyonel düşünce önemsizdir; önemli olan, gerçeği ayırt edemeyen ve kendini korumadaki etkinliğini değerlendiremeyen kolektif zihniyettir.

Türkiye, İsrail’in yeni Suriye'deki sömürgeci emellerine güçlü bir rakip, birden fazla alanda etkinliğini kanıtlamış yerli askeri sanayisini başarıyla geliştirmiş, örtük de olsa Akdeniz ve Kızıldeniz'de konuşlanmaya odaklanan “Mavi Vatan” doktrinine sahip bir ülke olduğu için propaganda amacıyla İsrail'in kullanmak istediği hedef olabilir. Ayrıca, Mısır ve etkili Körfez ülkeleri başta olmak üzere birçok önemli bölge ülkesiyle gelişmiş siyasi ve askeri ilişkileri de bulunuyor.

Bu anlamda Türkiye, İsrail kamuoyunu iç politikada birleştirebilecek potansiyel bir tehdidi temsil edebilir. Ancak, dışarısı daha büyük bir ikilem olmaya devam ediyor. Türkiye, İsrail ile kıyaslanamayacak kadar geniş bir coğrafi ve demografik derinliğe sahip. NATO üyesi ve Tel Aviv'in onu NATO'nun asi bir üyesi olarak gösterme ve bu imajı diğer üye devletlere pazarlama girişimlerine rağmen, ittifakın vazgeçilmesi zor olan temel sütunu olmaya devam ediyor. Ayrıca, onunla askeri bir çatışmaya girmek zor. Türkiye, iki ülkeyi birleştiren stratejik hususlara dayalı olarak çeşitli ABD yönetimleriyle de iyi ilişkilerini sürdürüyor. Çeşitli konularda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşansa da stratejik uzlaşma her zaman en önemli unsur olmaya devam ediyor. İsrail'in propaganda kampanyalarına, hatta ABD içinde halihazırda devam eden kampanyalara rağmen, Türkiye’nin İslam kamuoyu üzerindeki etkisinin gerilemesi imkansızdır.

Buradaki ikilem, her iki ülkenin medyasında yayımlanan resmi raporların ve analizlerin gerçeklikten çok uzak göstergeler sunmasıdır. Doğrusu, şiddetli ve esas olarak propaganda güdümlü bir çatışma var olmaya devam edecektir, ancak gerçekliğin kısıtlamaları herhangi bir doğrudan askeri çatışmadan çok daha büyüktür.