Hazım Sağıye
TT

İran ve Arap çıkarlarının temsili!

Dillerinin tek yani Arapça olmasıyla birlikte, İran rejiminin saldırılarına maruz kalmak, Asya’daki Araplar arasında ikinci ortak payda haline geldi. Hedef alınan tüm Körfez ülkelerinin yanı sıra, Ürdün ve Kuzey Irak da İran saldırılarından zarar gördü. Yemen'e gelince, Tahran daha önce Yemen'in ikiye bölünmesini destekledi. Lübnan’ın ise boyunduruk altına alma ve engellemeyle dolu geçmişten sonra, iki yıkıcı savaşa karışmasına neden oldu. Dahası, Husiler İran'ın isteği doğrultusunda Bab’ul Mendeb Boğazı'nı kapatırsa, doğrudan zarar Asya Araplarını aşarak Mısır'a da uzanacaktır. Çünkü Mısır da bu pervasız eylemin maliyetinin bir kısmını üstlenecek ve Arap dünyasında bozulan istikrara karşı rolünün ve büyüklüğünün getirdiği sorumlulukları taşıyacaktır.

Hatırlatmak gerekirse, sayıları karşılaştırırsak, İsrail ile savaşan ve İsrail'in savaştığı Arap devletlerinin sayısı 1948'de altıdan 1967'de üçe, 1973'te ise ikiye düştü. Daha sonra savaşlar Lübnan gibi tek bir ülkeyle veya Gazze gibi belirli bir bölgeyle sınırlı kaldı. 1979’daki İran Devrimi'nin, diğer şeylerin yanı sıra, Camp David Anlaşmaları'nın aynı dönemde azaltmayı savunduğu şiddeti tırmandırmaya yönelik bir çağrı olduğu ileri sürülebilir. Daha sonra, arenalar birliğinin eşlik ettiği Aksa Tufanı bir yönüyle, şiddeti kontrol altına alma girişimine, şiddeti serbest bırakarak ve kapsamını genişleterek verilen bir başka yanıttı.

Ancak halihazırdaki İran saldırıları bölgeyi tek parça görüyorsa, hedef alınan Araplar arasında bir tür ortak vizyon ve düşünce biçimi tespit edilebilir mi?

Büyük ihtimalle Arap dünyasındaki birçok siyasi ve kültürel elit bu konuyu her açıdan ele alıp, etkili koordinasyon ve ortak eylem yöntemleri geliştirmeye çalışıyor. Ancak zorluğun kendisinin ötesinde ve onu aştıktan sonra da devam eden husus, katı bir ideolojinin zaferini müreffeh ve istikrarlı bir ulus inşa etmekten çok daha fazla önceliklendiren nihilist radikalizmde yatan derin tehlike kaynağıdır. Bu radikalizmler, söz konusu ülkeden komşu ülkelere yayılan felaketler için bir üreme alanı olmaya devam ederler. Çok sayıda deneyimden biliyoruz ki, felaketleri ihraç etmek, felaketlerin doğasının ayrılmaz bir parçasıdır ve bunlara bir yanılsama eşlik eder, o da başkalarını bunlara dahil etmenin ondan kurtulmanın bir yolu olduğu yanılgısı.

Çılgın radikal projelerden, iddialarını boşa çıkaran ancak aynı zamanda onları yatıştırmayan ve şekillenmelerini ve tam potansiyellerine ulaşmalarını engelleyen adil politikalarla kaçınmayı gerektiren de budur.

İran rejimine ve ideolojisine odaklanmanın avantajlarından biri, “Araplar ve Farslar” arasında temel bir düşmanlık olduğunu varsayan basit, ırkçı yorumun önünün kesilmesidir; bu yorum, 20. yüzyılın başlarında “Araplar ve Türkler” arasındaki sözde düşmanlıktan çok daha kötü ve tehlikelidir.

Bu projeler, komşularıyla kültürel veya dini bir bağ kurma veya ortak bir düşman bahanesiyle, bu komşuları temsil ettiklerini, onlar adına konuştuklarını ve onların bilmediği çıkarlarını bildiklerini iddia ederler. Komşu ülke bu vesayeti reddetmeye kalkışırsa, üç olasılıktan biriyle karşı karşıya kalır; “büyük biraderin” kendisini şiddetle disiplin etmesi, kendi isteği dışında kendisi için seçilen felaket durumlara karışma ya da her ikisi birden. Temsilciliği gasp edilenlerden bazılarının, kendini temsilci deklare eden tarafa sempati duyması, felaket sonuçları değiştirmez.

Hafız Esed, Filistinlilerle ilişkilerinde bu ilkeyi en usta şekilde kullanandı. Sıklıkla onların davasını, karar verme hakları olmayan ulusal bir mesele olarak istismar etti. Karar almaya çalıştıklarında ise kurşun ve bombalarla birlikte ihanet suçlamalarıyla karşı karşıya kaldılar.

Biz Araplar, Saddam'ın Kuveyt'i işgaline ve Esed'in Lübnan'ı boyunduruk altına almasına tanık olduk; bu süreçte Filistin'in çıkarları, Araplık ve “iki kardeş ülkede Arap kardeşliği” hakkında çokça konuşuldu, küçükleri itaate zorlamayı haklı çıkaran bir tarih ve kader ortaklığından bahsedildi. Bunlar, Hizbullah'ın güney Lübnan'ı, sakinleri uyurken veya habersizken evlerinin altına tüneller kazarak “savunmasından” önce yaşandı.

Modern tarih de bu tür temsillerin çeşitli örneklerini sunmaktadır. Ulusal ve etnik birlik adına Nazi Almanyası, 1938'de Sudetenland'da yaşayan Almanları “savundu”. Bu iddia, Münih Anlaşması'ndan sonra bölgenin ilhakını haklı gösterdi, ancak savaşın sonunda Sudetenland sakinleri büyük acılar çekti ve acımasız bir kitlesel göç yaşadı.

Sovyetler Birliği, sosyalizmi savunma bahanesiyle Orta Avrupa ülkelerinin, özellikle de 1956'da Macaristan'ın ve 1968'de Çekoslovakya'nın siyasetine müdahale etti. Ancak bu müdahale, bu ülkelerin ulusal egemenliğini aşındırdı, daha fazla baskıya ve ezilmeye maruz kalmalarına neden oldu.

1990'larda Yugoslavya'nın dağılması sırasında Slobodan Milošević, Hırvatistan ve Bosna'daki Sırp topluluklarını “savunduğunu” iddia etti. Ancak savaş biter bitmez, aynı topluluklar yerinden edilme ve ekonomik çöküşle karşı karşıya kaldı.

Vladimir Putin Kırım ve Donbas'taki Rusları ve Rusça konuşanları koruma bahanesiyle benzer bir şey yaptı. Buna ek olarak, ortak Rus-Ukrayna tarihini, ortak dini kimliği ve Ukrayna'yı “faşistlerden” kurtarmayı gerekçe olarak kullandı. Sonuç olarak, Rusya'nın temsil ettiğini iddia ettiği bölgelerin birçoğu yerle bir oldu.

Bu nedenle, bugün İran rejimine birçok ses, meşruiyeti tartışmalı bir hakka sahip olmanın tek başına başkasını temsil etme hakkı vermediğini söylüyor. Böyle olsa bile, bu, başkalarının iradesini gasp etme ve yaşamlarını ve ölümlerini kontrol etme hakkı vermez.