Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

Suudi Arabistan’ın nükleer programı ve zor sorular

Suudi Arabistan ile ABD arasında imzalanan nükleer anlaşma hakkında, ister stratejik değeri, ister siyasi etkileri, potansiyel riskleri, maliyeti, ekonomik ve bilimsel önemi, ister askeri faydası açısından olsun, söylenecek çok şey var.

Başkan Trump’a yöneltilen eleştiriler arasında, ABD’nin üstün çıkarlarını feda ederek Suudi Arabistan’ı kayırdığı iddiası da yer alıyor. Ancak gerçekler bunun aksini gösteriyor. Anlaşma, ABD devlet kurumlarının bakış açısıyla üstün çıkarların bir parçası olarak değerlendiriliyor.

2017 yılında ilk Trump yönetimi temasları başlatmış ve Amerikan şirketlerine Suudi tarafıyla müzakere etmek için gerekli lisansları vermişti; ancak süreç, her iki tarafın da beklentilerinin karşılanmaması nedeniyle aksadı. Ardından, Biden yönetimi müzakereleri yeniden başlatmayı kabul ederek bunları daha yüksek bir siyasi düzeye taşıdı; ancak 7 Ekim saldırıları müzakerelerin askıya alınmasına yol açtı. Geçen yıl, Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin Washington’a yaptığı tarihi ziyaret sırasında müzakereler yeniden canlandırıldı.

On yıllık teknik, hukuki ve siyasi müzakereler, anlaşmanın İran ile savaş nedeniyle aceleye getirildiğini ya da Trump yönetiminin ABD’nin üstün çıkarlarını göz ardı ettiğini iddia etmeye yer bırakmayan uzun bir geçmişi temsil ediyor. Bununla birlikte, siyasi, ideolojik ya da seçimle ilgili kaygılar nedeniyle Washington’da muhalif sesler yükseliyor.

Burada ‘üstün çıkarlar’ derken ne kastediliyor? Washington, Riyad’ın nükleer projesini sürdürdüğünün ve iş birliğini reddetmenin Riyad’ı Avrupa, Çin veya Rusya’da alternatif bir ortak aramaya iteceğinin farkında. Bu durum, ABD’nin etkisini zayıflatacak ve önümüzdeki yirmi yıl boyunca korumaya özen gösterdiği stratejik bir ortağı kaybetme riskini doğuracak. Bu açıdan bakıldığında, anlaşma sadece ticari bir anlaşma olmaktan ziyade, iki ülke arasındaki stratejik ilişkinin temel taşlarından birini oluşturmakta.

Aynı mantık Suudi tarafı için de geçerli. Riyad’ın da bu büyük küresel güçle ortaklığını sürdürmesi kendi çıkarına. ABD’nin mevcut savaşta İran’ın saldırılarını durdurmayı başaramadığı göz önüne alındığında, bazılarının bu ilişkinin değeri konusunda şüpheci yaklaşması anlaşılabilir. Farklı değerlendirmeler bir yana, bu savaş Washington’ın üstün çıkarlarını savunma konseptini devreye sokmaya hazır olduğunu, bunlardan geri adım atmayacağını kanıtladı.

Savaş henüz sona ermedi ve bu durum, ABD’nin kararlılığı için önemli bir sınav niteliğinde. İki gün önce Kongre, askeri operasyonları desteklemek üzere yaklaşık 100 milyar dolarlık ek mali kaynak tahsisini onaylayarak ABD’nin bu konudaki taahhüdünün devam ettiğini gösterdi. Öte yandan, Suudi Arabistan’ın en büyük ticaret ortağı olmasına rağmen, savaş aynı zamanda Çin’in rolünün sınırlarını da ortaya çıkardı; bu durum, ekonomik etki ile güvenlik yüklerini üstlenme istekliliği arasındaki farkı vurguladı.

Siyasi yorumlar bu ilişkinin sonuçlarını yanlış değerlendiriyor olsa da, Suudi nükleer projesi kendi başına önemini koruyor. On yıldan fazla bir süre önce Krallık, enerji kaynaklarını çeşitlendirme kararı almıştı ve ‘nükleer program’, tıp, sanayi, elektrik üretimi ve bilimsel araştırma sektörlerini desteklemek amacıyla oluşturulan Vizyon 2030’un temel direklerinden biri.

Suudi Arabistan, neden petrol kullanmaktansa yüksek maliyetli bir nükleer program kurmaya yöneliyor? Çünkü nükleer enerji, daha büyük ve daha geniş kapsamlı bir enerji kaynağı.

Maliyet açısından bakıldığında ise, Carnegie Merkezi’nin tahminlerine göre İran, 1990’lı yıllardan bu yana nükleer programını inşa etme girişimi için yaklaşık yarım trilyon dolar harcadı. Bu tahmin; ekonomik yaptırımların yol açtığı kayıpları, tedarik maliyetlerindeki artışı ve gizli yürütülen inşa faaliyetlerinin ek maliyetlerini de kapsıyor. Söz konusu rakam olağanüstü büyüklükte olmasına rağmen, nükleer proje hâlâ tamamlanabilmiş değil.

Bu kayıplar, inşaat maliyetlerinin kendisinden kaynaklanmadı; aksine Tahran’ın aldığı siyasi kararların bir sonucuydu. İran’ın nükleer programı, askeri programları gibi, elektrik üretmeyi amaçlamamakta; bunun yerine bölgesel nüfuz ve hegemonyayı sağlamak için bir araç niteliğinde. Bu nedenle tesisleri gizlice kurulmuş ve büyük bir kısmı dağların altına gömülmüş. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da belirttiği gibi: “Eğer program barışçılsa, neden yeraltında gizleniyor?”

Suudi Arabistan’ın nükleer enerjiye yönelmesini güçlendiren faktörler arasında, Vizyon 2030 kapsamında son dönemde yürütülen arama çalışmaları sırasında uranyum cevheri keşiflerinin artması yer almakta. Ön sonuçlar, planlanan iki reaktörün tüm işletme ömrü boyunca ihtiyaçlarını karşılayacak kadar uranyum rezervi bulunduğunu gösteriyor.

Elbette, İran’ın nükleer silah üretmede başarılı olması gibi korkutucu bir senaryoyu göz ardı ederek hiçbir nükleer projeyi tartışamayız!

Suudi Arabistan’ı İsveç gibi jeopolitik açıdan istikrarlı ülkelerle karşılaştıramayız. Bir ormanda ve dünyanın en yüksek gerilim seviyelerine sahip bir bölgede yaşıyoruz. Mevcut savaşa bakıldığında, İran’ın rasyonel davranacağına dair beklentilerin yanlış olduğu ortaya çıktı. İran, Hürmüz Boğazı’nda yedi ülkenin deniz taşımacılığını hedef aldı ve savaşa katılmamış olsalar bile sekiz bölge ülkesine füze ve İHA saldırıları düzenledi. Ayrıca enerji santralleri, deniz suyu arıtma tesisleri ve havaalanları gibi hayati öneme sahip tesisleri de hedef aldı. Tahran rejiminin nükleer silahı olmadan sergilediği davranış buysa, gelecekte bir nükleer silaha sahip olması durumunda bu konudaki endişelerin artması son derece doğal.

Soru şu: Suudi Arabistan’ın barışçıl nükleer projesi, askeri bir programın kapısı haline gelebilir mi? Mevcut anlaşma, sivil reaktörlerin inşası ve barışçıl amaçlarla, ABD’nin sıkı denetimi altında Amerikan teknolojisinin transferine dayanıyor.

Bununla birlikte, teorik bir soru hâlâ gündemde: Bir sabah uyandığımızda İran’ın nükleer silaha sahip olduğu duyurulursa ne olur? Veliaht Prens Muhammed bin Selman daha önce, bu durumda Krallığın caydırıcı bir denge sağlamaya çalışacağını belirtmişti. Burada sivil nükleer program ile stratejik caydırıcılık seçenekleri arasında ayrım yapmak önemli. Zira caydırıcılık amacıyla nükleer kapasiteye sahip olmak, sivil programın kendisinin mutlaka askeri bir programa dönüştürülmesini gerektirmez; aksine, farklı yollar ve seçenekler mevcut.