Nebil Amr
Filistinli siyasetçi ve yazar
TT

İmza sonrasında ne olacak?

ABD ve İran arasındaki ana çatışma sona erdi. Her iki tarafın da kendine özel nedenler ile savaşa geri dönmekten kaçınma konusunda vardığı uzlaşıdan hareketle, müzakerelerin gerektirdiği gibi, bazı kontrollü küçük çatışmalar yaşanıyordu.

Paris ve Tahran'da başkanlar düzeyinde uzaktan atılan imza, daha karmaşık tüm sorunları çözmesi gereken uzun bir yolun ilk adımıdır. İmza, bu sorunların yalnızca ana hatlarını ele aldı ve çözümlerini zorlu geçmesi beklenen müzakerelere bıraktı. ABD-İran çatışmasını takip edenler, bu müzakerelerin Obama döneminde yapılan ve Trump'ın daha sonra çekildiği anlaşma ile sonuçlanan müzakerelerden bile daha zorlu olacağını tahmin ediyor.

İki taraf arasındaki müzakere sürecini olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden biri, İsrail'in süreçten dışlanmasının ardından Lübnan ve Gazze cepheleri aracılığıyla tekrar sürece dahil olmasıdır. İsrail, bu iki arenayı imzadan sonraki günü etkilemek için bir model olarak görüyor.

 Amerikan projesinin yürütüldüğü Lübnan'da İsrail, Lübnan topraklarındaki askeri operasyonların tamamen durdurulmasını, ortak ve üzerinde anlaşılmış bir Amerikan-İsrail hedefi olan Hizbullah'ı silahsızlandırmadan geri çekilmeyi reddederek, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin sorunu çözmesini zorlaştırıyor. İsrail’in itirazına rağmen, Hizbullah'ı kendi siyasi çözüm sürecine entegre etmek için canla başla çalışan İran’a gelince, ABD ile müzakere pozisyonunu iyileştirmek için kullandığı Hizbullah kartını yakmaya niyetli değil. Bu bağlamda, İran'ın istediği gibi, müzakereler tüm çözülmemiş sorunların çözümüyle sonuçlanana kadar bu kart geçerliliğini koruyor.

Gazze'ye gelince, İsrail için Lübnan'dan çok daha büyük bir öneme sahip. İsrail'in Gazze'ye karşı savaşı genellikle güvenlik endişeleriyle gerekçelendirilse de İsrail’in bakış açısına göre Gazze tüm cephelerde sürdürdüğü varoluşsal savaşın ayrılmaz bir parçası, hatta onu bu savaşların merkez üssü olarak görüyor. Gazze'deki durumu tartışırken, İsrail’in Batı Şeria'daki eylemlerini de göz ardı edemeyiz; Tel Aviv coğrafi olarak birbirinden ayrı iki bölgeyi tek bir savaşta birleştiriyor. Zaten ateş ve kuşatma yoluyla topraklarının tamamını ve nüfusunu kontrol altına aldığı Gazze'yi tamamen işgal etmekle tehdit etmesinin yanı sıra, ABD dahil olmak üzere uluslararası tepkilerden duyulan endişeler nedeniyle, resmi ve alenen olmasa da Batı Şeria'yı da ilhak etmekle tehdit ediyor. İsrail, Batı Şeria üzerindeki doğrudan ve dolaylı kontrolünü derinleştirerek ve ekonomik savaşı yoğunlaştırarak, Filistin Ulusal Otoritesi’nin tanınmış siyasi rolünü sona erdirmeyi, gelecekteki herhangi bir uzlaşıyla ilgili düzenlemelere katılmak için asgari düzeyde de olsa gerekli olan, toprakları ve nüfusu üzerindeki kontrol araçlarından mahrum bırakmayı amaçlıyor.

Lübnan ve Filistin, İsrail'e Amerikan-İran müzakere sürecine erişim ve sahada hızla genişleyen etkili bir nüfuz sağlayan iki rehine konumunda. Bu arada dünyanın İran ikilemini çözme ve odak noktası olan enerji fiyatlarının istikrarı, güvenliği ve koridorları üzerindeki doğrudan etkisini sona erdirme konusu ile meşgul olmasından yararlanıyor. İsrail, İran denklemine girmenin başka bir yolu olmadığı için bu iki rehineyi elinde tutmaya devam ediyor.

Bu rehine oyununun ve İsrail'in buna yaptığı yatırımın yarattığı ikilem, ilk satırları Gazze'de yazılan BM Güvenlik Konseyi'nin 2803 sayılı kararının özüne ve ruhuna dayalı uluslararası bir senaryonun yokluğunda gizli. Bu karara dayanarak Trump'ın başkanlığını yaptığı Küresel Barış Konseyi kurulmuş ve İsrail zincire vurularak bu konseye katılmaya zorlanmıştı. Ancak ısrarlı kışkırtmaları sonunda İran'a karşı savaşı başlattı ve bu savaşın rüzgârı Ortadoğu'da kalıcı ve kapsamlı barışa dair tüm vaatleri ortadan kaldırmış gibi görünüyor.

 Anlaşmanın imzalanması ve müzakerelerin başlamasının ardından, savaş alanlarında birincil etkiye sahip olan ancak barış girişimlerinde etkili olmayan ABD'nin, İran ile imzalanan anlaşmayla kapıldığı coşkudan sıyrılıp, Ortadoğu'nun gerçekten ihtiyaç duyduğu çözümler için daha gerçekçi ve incelikli bir yaklaşım benimsemesi bekleniyor. Bölgede istikrarın sağlanması ve savaşın alevlerinin söndürülmesinin gerekliliği, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu çabada temel rol oynadığı konusunda küresel bir fikir birliği olduğu da göz önüne alınmalı. İronik bir şekilde, bu ender uluslararası fikir birliğinin dışında kalan tek taraf, ABD'nin en yakın müttefikidir; Ortadoğu'nun temel, hassas sorunlarını kendi şartlarını iyileştirmek ve nüfuzunu genişletmek için sadece bir pazarlık kozu olarak görmeye devam ediyor.