Hazım Sağıye
TT

Körfez neden hedef alınıyor?

Son askeri operasyonların nereye varacağını tahmin etmek zor. Ancak, tıpkı son savaşta olduğu gibi, Arap Körfez devletlerine yönelik bir tür saldırgan yaklaşımın yeniden kendisini dayattığı neredeyse kesin. Son savaşta, gözlemciler bu ülkelerin Tahran'ın saldırılarına İsrail'den çok daha fazla maruz kalmasına şaşırmışlardı. Gerçekte, İran'ın görüşüne göre Körfez devletleri, halklarını, ülkelerini, ekonomilerini veya komşuluk ilişkilerini hiçe sayan, “bölgedeki Batı çıkarları” topluluğudur. Bu anlamda, bahsi geçen ülkelerin savaşa karşı çıkmaları ve gerilimleri azaltmak ve savaşan taraflar arasında arabuluculuk yapmaya çalışmak için hemen harekete geçmeleri hiçbir şeyi değiştirmez.

Peki, Körfez'e dair bu görüşten ve kendisine yönelik bu davranışlardan kapsamlı bir anlam çıkarabilir miyiz?

Tarih bize yararlı bir şeyler söyleyebilir. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden itibaren, söz konusu bölge üç savaşa sürüklendi, ancak mevcut savaş en büyüğü.

Bunlardan ilki, Abdullah el-Sallal'ın 1962'de İmam el-Badr ve Mütevekkili Krallığı'na karşı yaptığı darbe sonucu patlak veren Yemen Savaşı'ydı. Bu savaş sekiz yıl sürdü. O dönemde Abdunnasır Mısırı Yemen'e 70 bin asker gönderdi. Bölgedeki geleneksel güç dengesini tehdit eden bu hamle, Yemen Savaşı'nı Soğuk Savaş'a bağlamanın en önemli nedeniydi. Bu değişimle birlikte, Sallal'ın darbesi ilerici olarak tanımlanabilecek boyutunu -yani Yemen'in dünyadan izolasyonunu sona erdirme ve eski rejimin yıkılması- kaybetti, çünkü bir yandan iç ve kabileler arası bir çatışma, diğer yandan bölgesel ve küresel çatışmanın damga vurduğu karmaşık bir savaş kendisine egemen oldu.

Üç yıl sonra, Vietnam Savaşı şiddetlenirken, Yemen'i tanımlamak için kullanılan “Mısır Vietnam'ı” ve “Nasır’ın Vietnam'ı” terimleri ortaya çıktı.

Doğal olarak, Nasır Mısırı’nda Yemen'deki askeri müdahaleyi açıkça eleştirmek mümkün değildi. Bununla birlikte, Özgür Subaylar’ın en önde gelen iki ismi, Abdullatif el-Bağdadi ve Kemaleddin Hüseyin, görevlerinden istifa ettiler; Hüseyin ev hapsine alındı. Ancak Nasır'ın ölümünden sonra eleştirel sesler yükselmeye başladı; bunlara göre askeri müdahale, Mısır'a ağır mali yükler yüklemiş, ordusunu engebeli dağlık arazide zorlu çatışmalara sürüklemiş ve uzun süreli bir savaşın içine sokmuştu. Ayrıca, o dönemdeki hakim siyasi söyleme göre, orduyu geniş bir coğrafi alanda konuşlandırarak, İsrail ile mücadele için saklanabilecek kaynakları tüketmişti.

Gerçekten de 1967’deki yenilgi Yemen'deki savaşın şiddetlendiği bir dönemde yaşandı. Ancak iki buçuk ay sonra Hartum Zirvesi ile Mısır-Suudi Arabistan uzlaşması gerçekleşti; Nasır ile Kral Faysal bin Abdulaziz arasında bir görüşme yapıldı ve ertesi yıl tamamlanan Mısır'ın geri çekilmesi başladı. Bununla birlikte, savaşın yarattığı iç düşmanlıklar, kabileler düzeyinde çatışmaların bölgesel uzlaşıya rağmen üç yıl daha devam etmesine ve ancak 1970 yılında tamamen sona ermesine neden oldu.

İkinci savaşın tetikleyicisi, Saddam Hüseyin'in 1990 yazında Kuveyt'i işgal etmesiydi; bu hadise de büyük bir uluslararası hadiseye dönüştü.

Saddam, Kuveyt'in fazla petrol üretiminin Irak petrolünün fiyatının düşmesine neden olduğunu söyleyerek, işgale gerekçe olarak bunu göstermişti. Bu argümanını da “Kuveyt’in anavatan Irak’a dönüşünü” ve küçük devleti “Irak'ın 19’uncu vilayeti” olarak adlandırmayı haklı çıkaran yayılmacı milliyetçi bir sözlüğe bağlamıştı. Bunun sonucunda, Saddam'ın niyetlerine ilişkin korkular arttı; bu niyetler, küresel ekonomiyi ve hayati kaynaklarını tehdit eden, ayrıca uluslararası sınırların istikrarını tehlikeye atan daha fazla askeri genişlemeye yol açabilirdi.

Bu davranışın, 39 ülke ve 900 bin askerden oluşan bir koalisyonun oluşmasına neden olması doğaldı. Çöl Kalkanı Operasyonu, işgalcileri başarıyla püskürttü ve Kuveyt'i özgürleştirdi. Ancak, teslim olmadan önce Saddam Hüseyin, askeri açıdan etkisiz olan bir saldırı ile 39 Scud füzesini İsrail'e fırlatmayı seçti. Amaç, kesinlikle “Filistin'in özgürleştirilmesi” değildi; koalisyona katılan Arap devletlerini zor durumda bırakacak ve geri çekilmeye zorlayacak bir İsrail tepkisini kışkırtmaktı. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, İsrail'in misilleme yapmasını engelleyerek böyle bir olasılığı önledi.

Saddam ayrıca Körfez'de de saldırgan bir iz bırakmak istedi, bu yüzden Suudi Arabistan'a 90 füze fırlattı; bunlar da minimal bir etkiye sahipti. Safvan çadırında teslim olduktan sonra bile, geri çekilen Irak ordusu yüzlerce Kuveyt petrol kuyusunu ateşe verdi.

Üç rejim arasında (Nasır rejimi, Saddam rejimi ve Humeyni rejimi) ortak noktalar aramak, Körfez'i hedef alan savaş olgusunu açıklığa kavuşturmaya yardımcı olabilir. Bu rejimler, birçok farklılıklarına ve anlaşmazlıklarına rağmen, Körfez devletlerinin inkar edilemez bir fayda ile izlediği bir ilkeye duydukları nefrette birleşmişlerdi; dünya ile dengeli bir ilişki kurmak ve petrol gelirlerini, askerler ve çeşitli radikaller tarafından yönetilen zengin ülkelerden farklı bir şekilde kullanmak.

Saldırganların kendileri de dahil olmak üzere, herkes için yıkıcı sonuçlara ve dolayısıyla bölgenin kendisinden daha büyük, kontrol edilemez uluslararası unsurlara bağlanmasına gelince, iki ortak nokta daha herhangi bir objektif gözlemci için kolayca görülebilir.