Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Ortadoğu'daki temel sorun

Birkaç gün önce 7 Ekim 2023 olaylarının üçüncü yıldönümüne girmesiyle birlikte, ilk günlerin gürültüsü arasında kaybolan soru yeniden gündeme geldi: Filistin davasını nereye götürüyoruz? O günden beri Ortadoğu en şiddetli siyasi, ekonomik ve insani krizlerinden bazılarına sahne oldu ve eğer çatışma aynı zihniyetle yönetilmeye devam ederse, gördüklerimizin daha da kötü bir şeyin habercisi olmasından korkuyorum. Olaydan aylar sonra Şubat 2024'te bu köşede “Gazze: Önemli Olan Sondur” başlıklı bir makale yazmıştım ve yaklaşan felaketin büyüklüğü konusunda uyarıda bulunmuştum. Bu bir kehanet değildi, aksine güç dengesinin ve karşı tarafın düşünce biçiminin bir analiziydi. Sonuçlar korktuğuma yakın oldu ve bunda memnun olacak hiçbir şey göremiyorum.

Filistin, Ortadoğu'daki bütün sorunların temelidir ve belki de modern dünyanın en önemli sorunlarından biridir. İçinde toprağından koparılmış bir halkın hakları, dini ve tarihi hafıza, yerleşimci sömürgecilik ve uluslararası çıkarlar iç içe geçmiştir ve bu da nesiller boyu çözümünü imkânsız kılmıştır. Bölge halkı, Filistin davasına haklı olarak sempati duyuyor ve birçok kişi de bu duyguyu paylaşarak Filistinlilere yapılan haksızlığı reddediyor. Bu sempati ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, somut kazanımlara dönüşmesini sağlayacak bir politikaya ihtiyacı vardır. İşte bu noktada, deneyimler defalarca başarısız oldu ve Filistinliler işgalin ve onların adına konuştuğunu iddia edenlerin hatalarının bedelini ödemeye devam ettiler.

Çözümün önünde iki önemli engel bulunuyor: İsrail sağ kanadının uzlaşmazlığı ve Filistin devletinin kurulmasını uygulanabilir bir taahhüt haline getirecek kesin Amerikan kararının yokluğu. Avrupa politikasında önemli değişimler yaşanıyor; bunlardan bazıları söylemlerin ötesine geçerek Filistin'in açıkça tanınmasıyla sonuçlandı ve Suudi Arabistan, Arap ve Avrupalı ​​ortaklarıyla birlikte iki devletli çözümü yeniden canlandırmak için çaba gösteriyor. Ancak, yerleşim faaliyetleri ve Filistin topraklarının bölünmesi, bu çözümün uygulanabilirliğini daha da azaltıyor. Siyasi ufkun daralması, sertlik yanlılarına yeni bir fırsat sunarken, müdahale etmeye hevesli bölgesel güçlere de etkilerini genişletmek için hazır bahane sağlıyor.

Bu istismara on yıllar boyunca şahit olduk. Nekbe, askeri rejimlerin yükselişine zemin hazırlayan faktörlerden biriydi ve Filistin davası, kurtuluş vaat eden ve savaşı beklerken halklarından sessiz kalmalarını talep eden rejimler için meşruiyet kaynağı haline geldi. Halkın büyük bir kesimi bu vaatlere inandı. Yara gerçekti ve kurtuluş umudu çok büyüktü. Yıllar geçti, özgürlük alanları daraldı, kalkınma geriledi ve toprak işgal altında kaldı, hatta işgal genişledi. Filistin, bu rejimlerin başarısızlıklarından sorumlu değildi, ancak adı bu başarısızlıklar için hesap verebilirlikten korunmak, halkın onurlu yaşam talebini ertelemek ve krizle nasıl başa çıkılacağı konusunda bilimsel düşünmelerini engellemek için kullanıldı.

Ardından, Filistin davasını Arap toplumlarına açılan bir kapı ve sınırlarının ötesine uzanan bir nüfuz alanı olarak gören, dini-mezhepçi söylemleriyle devrimci İran geldi. Anlaşılabilir Filistin hayal kırıklığı da kendisine yardımcı oldu. Ancak bu kendisinden kaynaklanan seçimlerin mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Bazı Filistinli fraksiyonlar askeri ve Baas rejimleriyle ittifaklar kurdu, bazıları ise İran projesine güvenerek ılımlı Arap devletlerinden uzaklaştı. Bu fraksiyonlar, Filistinlilere topraklarını geri verecek bir çözüm isteyenlerle, rollerini sürdürmek için çatışmanın devam etmesine ihtiyaç duyanları birbirine karıştırdı. Hatalar birikti ve halkın kayıplardaki payı, karar vericilerin payından daha büyük oldu.

Husiler, el-Kaide, DEAŞ ve tekfirci örgütlerin söylemleri de Filistinlilerin mağduriyetini istismar etmekten geri kalmadı. Bu örgütlerin kuruluş sebebini Filistin'e indirgemek yanlış, ancak Filistin davası, hoşnutsuzları kendi saflarına çekmek için kullandıkları propagandalarında kullanıldı. Sonuçların değerlendirilmesine gelince, hiç yapılmadı. Buna karşılık, Siyonist hareket kurumlar inşa etti, ittifaklar kurdu, şiddet ve yerinden etme yöntemlerinin yanı sıra bilgiye ve çıkarların örgütlenmesine de yatırım yaptı. Bu, ona başkalarının toprakları üzerinde hak iddia etme hakkı vermiyor, fakat çatışmadaki dengesizliğin bir yönünü açıklıyor.

Filistinlilerin ödediği bedel; öldürülmek, yerinden edilmek, yıkım ve uzun yıllar parmaklıkların arkasında kalmaktı. Bu değerlendirme, İsrail'i işgal ve suçlarından sorumlu tutmaktan muaf tutmaz; sorumluluğu açık ve nettir. Mesele şu ki, davanın haklılığı, liderlerini hatadan muaf tutmaz ve hataları kabul etmek, özellikle bedeli bütün nesillerin hayatı ve geleceği olduğunda, onları düzeltmenin ön koşuludur. Sanırım bu değerlendirme basit bir soruyla başlıyor: Yapılan her seçim, Filistinlilerin kendi topraklarında kalma ve haklarını geri alma güçlerine ne kattı? Araçlar, ittifaklar ve maliyetler hakkında cesur sorular soran Filistinli düşünürler oldu ve bunlardan bazıları ihanet suçlamaları ile dışlanmayla karşı karşıya kaldılar. Bir kararın eleştirisi davaya saldırı olarak algılanırsa, başarılı bir politika oluşturulamaz. Kayıpların bedelini ödeyenlerin, liderlerini sorgulama ve kendilerine dayatılan fedakarlıklar ile katılımları olmadan alınan riskler arasında ayrım yapma hakkı vardır. Bu değerlendirme aynı zamanda Filistin evini reforme etmeyi, kurumlarının meşruiyetini yenilemeyi, karar alma süreçlerini birleştirmeyi ve dünyaya kendi dili ve çıkarlarıyla hitap edebilecek bir program sunmayı gerektirir. Uluslararası tanınmanın, yerleşim faaliyetlerini önlemek, sakinleri korumak ve yıkılanların yeniden inşasını sağlamak için yasal ve diplomatik takibin yanı sıra baskıya da ihtiyacı vardır. Bunlar zorlu görevlerdir, ancak sonuçları ölçülebilirdir.

Avrupa kamuoyunun sempatisini kazanıp, ardından tüm Yahudileri İsrail politikalarıyla özdeşleştiren söylemlerle veya düşmanlarımıza Filistin haklarını çarpıtma fırsatı veren kör eylemlerle bunu kaybetmemeliyiz. Bu, kaçınılmaması gereken siyasi ve ahlaki bir sorumluluktur. Bugün iki yol ile karşı karşıyayız: Suudi Arabistan'ın, Arap ve Avrupa ülkeleriyle birlikte Filistin devletinin önünü açma yolu ile Filistin'i kurtarma adı altında nüfuzlarını genişleten güçlere fayda sağlayan ve çatışmayı uzatan yol. Birinci seçeneğin başarısı, birleşik Filistin desteğini ve Washington'u sorumluluklarını yerine getirmeye zorlamayı gerektirir. Ancak, çok uzun zamandır denenen alternatif, Filistinlileri artan kayıplarla karşı karşıya bırakırken, destekçilerinin kendi çıkarlarını müzakere etmelerine olanak tanıdı. Aynı yolda devam etmek, geleceği en kötümserlerimizin bile tahmin ettiğinden daha kötü hale getirebilir.

Bu konular, siyasi gösterişten uzak bir tartışmayı ve insan hayatını koruyan, imkanları dikkate alan bir çalışmayı hak etmektedir. Toprakları ve yaşamları hakkında asıl söz sahibi Filistinlilerdir.

Sonuç olarak: Siyaset dünyasında fırsatlar, cesaret ve bilgeliği birleştiren bir liderlik gerektirir.