Belki de bugünlerde dünya kamuoyunu, yükselen İran-ABD gerginliği etrafında meşgul eden soru şu:
"Savaşı isteyen taraf kim, hangi taraf kaybedecek, şayet savaş patlak verirse faydalananı kim olacak?"
ABD’nin, özellikle Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’e yönelik müdahalesini sona erdirme bağlamında İran’ın saldırgan davranışına son verme arzusunda büyük ciddiyet gösterdiği açıktır. Trump yönetiminin en büyük önceliği bu, çünkü İran’ın hem ABD hem de müttefiklerinin çıkarlarını tehlikeye attığına inanmaya başladı.
İran’ın nükleer dosyası artık ABD’nin öncelik verdiği bir kaygı olmaktan çıkmıştır. Ön tahminlere göre, nükleer sistemin elden geçirilmesi, uranyumun 2015 öncesi seviyeye getirecek kadar zenginleştirilmesi özellikle de petrol ihracatının durdurulmasından ve ithal teknoloji için ödenecek finansal kaynakların azalmasından sonra, olası gözükmüyor. Nükleer bomba dağıtım sistemini kısa vadede geliştirilebilme ihtimali uranyum zenginleştirilmesi ihtimalinden çok daha uzak gözüküyor. Buna ek olarak, ABD, İran'ın nükleer programını uydu, hareket veya ısı izleme yöntemiyle takip edebilir. Şüpheli nükleer faaliyetlere yönelik çaba veya hamleleri anında izleyebilme kabiliyetine sahiptir.
Fordo, Natanz ve diğer yeraltı tesislerinin tünellerin derinliklerinde ve dağların altında keşfedilmesinden bu yana, ABD yüksek hızlı delici silahlar (HVPW) geliştirdi. Derin yeraltı depoları ve tüneller gibi gömülü hedefleri yok etmek için Mühimmatlara nüfuz edebilen devasa kinetik bombalar (MOP) üretmeye başladı.
Ancak ABD yönetiminin şu anki önceliği İran’ın genişlemesi ve bölgedeki teröre olan desteği…
Önceki Savunma Bakanı Mattis, İran’ı sınırlandırmak ve kendi sınırlarına geri çekmek için bir projeye başladığından beri –proje görevini bıraktıktan sonra da devam etti- Pentagon’daki kıdemli generaller bunun öncelikli bir konu olduğu konusunda hemfikirler.
Kanımca, ABD’nin İran’ı müzakere masasına yeniden getirmek istemesinin asıl nedeni bu, ancak nükleer caydırıcılık içeren 12 maddelik Pompeo planının da kabul edilmesini şart koşuyor. Bilindiği üzere bu plan sadece nükleer caydırıcılığı içermiyor, aynı zamanda bölgedeki tüm ülkelerden çekilmesini, saldırgan davranışlara bir sınır koyulmasını, teröre destek olunmamasını, sefil devrimi ihraç etme politikasına son verilmesini öngörüyor.
Öte yandan, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidi uygulamaya konması mümkün olmayan boş bir slogandır. İran Devrim Muhafızlarının boğazı kapatma tehdidi, uluslararası nakliyeyi engelleme anlamına gelmektedir ki bunun yasal ve hukuki sonuçları vardır. Ayrıca ABD’nin eli tüm seçeneklere açık hale gelmiş olacaktır. ABD Anayasası’nın Kongre’ye savaş ilan etme yetkisi verdiği doğrudur, ancak devlet başkanı, 1973 yılında alınan bir karara göre resmi bir savaş ilanı olsa da olmasa da orduyu istediği zaman harekete geçirebiliyor. Söz konusu kanun Başkan'a, Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı saldırı anında tedbir alma yetkisi vermekte, Başkan'ı silahlı kuvvetlerin komuta edilmesinden sorumlu kılmaktadır.
Hürmüz Boğazı'nın genişliği 50 ila 90 kilometre arasında değişmekte olup, BM Deniz Hukuku anlaşması veya 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca -ki İran da dâhil olmak üzere 167 ülke imzalamıştır- Hürmüz Boğazı'ndan tüm ülkelerin geçiş yapma hakkı vardır. Sözleşme, gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçişinin uluslararası kurallarla desteklenmesi, kıyı devletlerinin ise barış ve güvenliğinin garanti altına alınması anlamına gelmektedir. Tabii ki, BM Güvenlik Konseyi bu sözleşmeyi ihlal etme adına atılmış herhangi bir adıma karşı kesin bir tavır alacaktır ve belki de askeri harekâta eşlik edecektir.
Washington ayrıca diplomatik gücünü de kullanarak İran'a yönelik yaptırımları artırdı ve İran petrolünün satışını yasakladı; Bu konular, Boğaz'ı askeri yollarla kapatan Devrim Muhafızlarını haklı çıkarmaz. Bu yasal bir konudur ve İran bunu çözmek istiyorsa, Amerikalılara karşı uluslararası mahkemeler yoluyla bir hukuk savaşı başlatmalıdır.
Devrim Muhafızlarının Deniz Kuvvetleri Komutanı General Ali Rıza Tengsiri, son dönemde şunları söyledi:
“İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kullanması engellenirse, kesinlikle onu(Boğazı) kapatacağız.”
İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri 8 Mayıs Pazar günü yaptığı açıklamada, "Boğazdan bizim petrolümüz geçmezse, diğer ülkelerin petrolleri de kesinlikle Boğazdan geçmeyecektir" demiştir. Bu bize generallerin Irak'la savaş öncesi ve sırasında "Zafere kadar… Savaşa karşılık savaş" sloganlarını hatırlatıyor. Ancak sonrasında Humeyni'yi zehir dolu kâseyi içmeye ikna etmek zorunda kaldıklarını gördük.
Trump'ın Devrim Muhafızlarını barışı ve güvenliği tehdit eden küresel terör örgütleri listesine yerleştirmesi, kendisine karşı askeri eylemde bulunulması durumunda, gereken yasal gerekçeleri kendisine veriyor. ABD Anayasası uyarınca Kongre ona savaş ilan etme yetkisi zaten vermiş durumda.
Ancak Trump yönetiminin İran'a karşı doğrudan bir savaşa katılmakta isteksiz olmasının başka nedenleri var; En önemlisi, Amerikalılar, Afganistan'da en uzun savaşa katıldıklarından dolayı başka bir savaş istemiyorlar.
Ayrıca, İranlıları sınırlandırabilecek savaştan başka yolları da var. Ekonomik, politik ve diplomatik baskıları devam ettirerek de bunu yapabilirler. ABD'liler, İran'da halkın ayaklanması ile beraber bu baskıların en nihayetinde Tahran rejimini zayıflatacağına ve devrilmesine yol açacağına inanıyorlar.
Diğer bir şey ise Trump'ın tekrar kazanmayı umduğu seçim mevsimi yaklaşıyor. Dış müdahalelerden çekilmeyi vaat etmişti, bu vaadinden vazgeçmek istemiyor. Elbette bu seçenek İran saldırgan davranmazsa geçerlidir. Trump, seçmenlerini ABD menfaatlerinin tehlikede olduğu konusunda ikna edebilirse söz konusu durumda savaş seçeneği gündeme gelecektir.
İran’ın NIAC ve diğerleri gibi lobi gruplarını harekete geçirdiği ve hukuk bürolarının Trump’a karşı büyük bir kampanya başlatması için kiralandığı belirtilmelidir. Zarif, birkaç hafta önce New York'a geldiğinde, Trump yönetimini savaş için kışkırtanların olduğunu, İran'ın ise meseleye kurban edilmek istendiğini belirtti.
Gazetecileri, analistleri ve Batılı yetkilileri manipüle eden yanıltıcı ifadeler ve bilgiler paylaştı.
Bazı Amerikan solcuları, İran rejiminin lobileriyle işbirliği içinde -bazı geleneksel aşırı sol da bunlara katıldı- savaş karşıtı olma bahanesiyle "anti-emperyalist" sloganlar atmaya ve attırmaya başladılar. Özellikle de Abraham Lincoln gemisinin Orta Doğu'ya gelmesiyle lobi çalışmalarını daha da artırdılar.
Uçak gemisinin, savaş gemilerinin ve diğer ekipman ve donanımların Basra Körfezi'ne gönderilmesi boyutlarını takip eden birisi olarak, şahsen bu filolarda çalışan pilotlardan iki yakın arkadaşımla temas kurdum. Her ikisi de bana, bu görevin neredeyse bir yıldan beridir planlanmış olduğunu ve operasyonun bir parçası olarak okyanus yüzeyini izlemek için dört B-52 uçağının getirildiğini söyledi.
İran Devrim Muhafızlarının mayınlarının konuşlandırılmasına karşı yapılacak gemi karşıtı operasyonlarda deniz kuvvetlerine yardımcı olabilirler.
Bu takviyeleri göndermek ve bölgeye ilave asker göndermek, doğrudan savaşa girmek demek değildir. Eğer Washington bunu yapmak isteseydi, uçak gemisi gruplarından oluşan Körfez’deki 5. Filosunu, Amfibi deniz piyadelerini, avcı uçaklarını, denizaltılarını, keşif uçaklarını ve Lojistik gemilerini çoktan harekete geçirmiş olurdu ve bunların tamamı İran’ı yerle bir etmeye zaten yeter. Katar, Irak, Suriye, Afganistan, Türkiye ve bölgedeki bazı ülkelerdeki birliklerini saymaya dahi gerek yok.
Öyleyse bu takviyeleri gönderilmesi, İran rejiminin lobileri ve medya ajanslarının pompaladığı gibi doğrudan İran’la bir savaşa girmek için değil, güç gösterisi yapmak içindir.
İran da çeşitli nedenlerden dolayı savaş istemiyor, bunlardan en önemlisi eşit olmayan askeri güç ve ABD askeri gücü karşısında yenilgisinin kaçınılmaz olması.
Arap (Basra) Körfezi'ndeki veya Umman Denizi'ndeki her türlü macera, uluslararası deniz yasalarını ve geleneksel davranış kurallarını ihlal anlamına gelecektir. Böylesi bir hamle, Ruslar ve Çinliler gibi müttefiklerinin gazabını bile çekebilir.
İran, ordusunun ve Devrim Muhafızlarının tüm yeteneklerini ilk andan itibaren felç edebilecek Amerikan kuvvetlerinin karşısında ne kadar çaresiz olduğunu çok iyi biliyor.
Bu nedenle, molla rejimi bu tehdit ve gürültüyü yalnızca iç siyasete yönelik bir hamle olarak yürütüyor. Bu, "Sessizce konuş ama arkanda büyük bir sopa taşı" diyen ABD Başkanı Theodore Roosevelt'in bilgeliğinin aksine bir tutumdur.
Sonuç olarak, iki taraf da savaş istemiyor, ancak Amerika içeriden bir değişime oynuyor ki bu doğru bir tercih.
İran halkı değişime hazır, son bir yıl boyunca bunu ispat etti. Yozlaşmış, çürümüş ve baskıcı bir rejimden kurtulmak için fedakârlık etmeye hazırlar.
Çünkü bu rejim 40 yıl boyunca onların yaşamlarını mahvetti, nesillerin yaşamlarını çaldı. Ancak, özellikle bu molla rejiminin kötülüklerinden etkilenen bölge ülkeleri olmak üzere uluslararası toplumun desteğine ve yardımına kesinlikle ihtiyaçları var.
TT
Savaşı kim istiyor: ABD mi İran mı?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة