Racih Huri
Lübnanlı yazar
TT

Öldürücü olmayan bir müzakere formülü

Çok sayıda arabulucu, ABD yönetiminin önceden belirlemiş olduğu 12 şarta açık seçik bir şekilde boyun eğiyormuş gibi görünmeden, İran rejiminin ABD ile müzakare masasına dönmesini sağlamanın yollarını bulmakta birbirleriyle yarışıyor.
Bu arada, özellikle de Tahran’ın geçmişte ‘altınla ticaret’ olarak bilinen sistemle Barack Obama’nın uyguladığı yaptırımları delme konusunda önemli bir rol oynayan Türkiye’nin bile İran’dan petrol alımını durdurmasının da şaşkınlığını üzerinden atamayan İran, ekonomisi üzerindeki tam anlamıyla boğucu ABD yaptırımları da baskısını sürdürüyor.
Devreye çok sayıda arabulucu girerken, arabuluculuk çalışmaları da artık Umman’ın çabaları ve Dışişlerinden Sorumlu Bakan Yusuf bin Allawi’nin Tahran’a düzenlediği son ziyaretten ibaret değil. Bilindiği gibi geçmişte Umman, 3 yıl süren ve 2015 yılında Barack Obama ile nükleer anlaşmanın imzlanması ile sona eren gizli müzakerelerin arkasındaki lobi rolü oynamıştı.
Bugün Japonlar da devreye girerken, Başbakan Şinzo Abe, ABD Başkanı Donald Trump’a arabuluculuk için Tahran’ı ziyaret etme sözü verdi. Japonya’nın bu girişiminin altında yatan neden ise şu anda alımını durdurduğu İran petrolünün önemli ithalatçılarından biri olmasıdır.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan bir kaynağın, Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt’ın Ummanlı mevkidaşı ile telefonda görüştüğü ve uzlaştırma için Tahran’ı ziyaret etmesini istediği açıklaması da gerçekten dikkat çekiciydi.
Bu açıklama, ABD’li bir gazetenin yayınladığı, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Trump, İsviçre Konfederasyonu Başkanı Ueli Maurer ile Beyaz Saray’da görüşürken Ummanlı mevkidaşı Bin Allawi ile benzer bir telefon görüşmesi yaptığına dair sızdırmalar ile aynı zamana denk geldi. Hatta bu sızdırmalara göre, Pompeo, Allawi’ye özel telefon numarasını vererek, İranlılara iletmesini talep etti.
Bütün bunların arka planında, Hamaney’in savaşın gerçekleşmeyeceği sözleri ve müzakereleri ‘öldürücü bir zehir’ gibi nitelemesi anlaşır hale gelmektedir. Bunun birinci nedeni, bu müzakerelerin ancak Tahran’ı doğal boyutuna geri dönmesini sağlayacak 12 şartın yerine getirilmesi koşuluyla gerçekleşecek olması, ikincisi ise Humeyni’nin 1988’deki sözünü hatırlatmasıdır.
İran rejimi için bu yaptırımlardan dolayı kendisi acı çekmiyor da ABD geri adım atıyormuş gibi görünmek çok önemlidir. Dolayısıyla İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Keyvan Khosravi’nin birkaç gün önce, Washington’ın elçisi olarak diğer ülkelerden birçok yetkilinin Tahran’ı ziyaret ettiği ve İran’ın ‘davranışları’ değişmedikçe müzakerelere yanaşmayacağına yönelik açıklaması, tamamen anlaşılır bir hale gelmektedir.
Khosravi’nin bu sözleri ABD’li yorumcular tarafından alayla karşılandı. Çünkü Başkan Trump’ın sürekli tekrarladığı rejimi değiştirmek değil İran’dan davranışlarını değiştirmek istediği yönündeki sözlerine bir karşılık gibiydi.
Arabuluculuk çalışmaları çerçevesinde Almanya da bir girişimde bulunmuş. Deutsche Welle Farsça sitesi haberinde; Almanya’nın ABD ve İran arasındaki gerilimi düşürmek için harcadığı çabalardan, bunun için Alman hükümetinin Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müdürü Jens Blotter’i yükselen gerilimi düşürme yollarını görüşmek için 23 Mayıs’ta Tahran’a gönderdiğinden bahsetti.
Bu gelişmeler karşısında bir gözlemcinin sorması gereken temel soru şudur;
Arabulucular neden Washington’a değil de hep Tahran’a gitmektedir?
Elbette bunun yanıtı net ve bilindiktir; Değişmesi istenen, Washington değil Tahran’dır. Yine ABD eninde sonunda İranlıları, Trump’ın çekildiği anlaşmadan çok daha bağlayıcı yeni bir anlaşma için müzakere masasına oturtma ve özellikle Washington’ın da belirttiği gibi İran’ın bölgenin güvenliğini ve istikrarını sarsan, terörü destekleyen ve besleyen olumsuz dış politikalarından vazgeçirme gücüne sahiptir.
Başkan Trump ve Ulusal Danışmanı John Bolton, İran para biriminin dolar karşısında yüzde 60’tan fazla değer kaybetmesine neden olan yaptırımlar ve son zamanlarda İran’da gıda ürünleri için karne dağıtılmaya başlandığına yönelik haberler nedeniyle İran rejiminin sıkıntılarının arttığını iyi biliyorlar.
Bu nedenle örneğin Washington’daki uzmanlar, Dini Lider Ali Hamaney’in tutumunu, nükleer anlaşmanın sorumluluğundan kaçmak ve bu konudaki bütün sorumluluğu Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarife yüklemek şeklinde okuyorlar.
Hamaney, bunun,  bir zamanlar, başkalarının imzalama sorumluluğuna sahip olduğu bu anlaşmadan geri çekilmek için bir giriş noktası bulacak ve yeni bir anlaşmaya ulaşma çabalarının önünü açacak bir başlangıç teşkil edebileceğine dayanarak, cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanını emirlerini yerine getirmekte başarısız olmakla suçluyor.
12 Mayıs’ta Fuceyra Limanı’nda 4 petrol tankerini hedef alan saldırının ardından USS Abraham Lincoln savaş gemisi, Pentagon’un ‘caydırıcı uçuş’ adını verdiği 24 saat taktik uçuş operasyonları düzenlemeye başladı. O zamandan beri ve her ne kadar İran üçüncü bir ülkeyi bu saldırıyı düzenlemek ile suçlamaya çalışsa da ABD’nin Irak’ın batısında İran’ın ise güneydoğusunda karşılıklı zırhlı araç hareketleri, kimin daha dayanıklı olduğu ortaya çıkarma siyasetinin dışına çıkmayacak.
Bunun kanıtı da Bağdat’ta birçok kez ülkesinin askeri gerilimi yükseltmek istemediği ve gerilimi düşürecek herhangi bir girişimi desteklemeye hazır olduğu yönündeki açıklamalarıdır.
Aynı şekilde uzmanlar, Ruhani’nin Hamaney’in açıklamalarından birkaç gün sonra yaptığı ve anayasanın 59. maddesinin buna izin verdiğini hatırlatarak, bir kez daha ülkesinin nükleer programına ilişkin referandum düzenlenmesi talebini de dikkatlice okumaktadır. Zarif’in özellikle Hamaney’in nükleer enerjiyi haram kılan fetvasını hatırlatması ile bu düşüncesini 2004 yılında Hamaney’e sunduğunu ve onun da bunu kabul ettiğini ama uygulamaya konmadığını belirten Ruhani, ”Bu referandum her zaman çözüm olabilir” diye konuştu
Bütün bunların arka planında, Trump’ın Şinzo Abe ile buluşmasının ardından, geçtiğimiz Pazartesi yaptığı açıklamanın üzerinde durmalıyız;
”Gerçekten de anlaşmaya varabileceğimize inanıyorum ve İran’ın da diyalog istediğini düşünüyorum. Eğer onlar diyalog istiyorlarsa biz de istiyoruz.”
Trump ardından bir kez daha ne rejimi değiştirmeye çalıştığını ne de hiçbir şekilde İran’a zarar vermek istediğini, tek istediğinin davranışlarını değiştirmesi olduğunu, İran’da çok sayıda harika insan tanıdığını, İran’ın aynı liderlikle harika bir ülke olması için bir fırsata sahip olduğunu yineledi.
Elbette İran’ın buna karşılığı, hala Devrim Muhafızları’nın ABD gemilerini batırmaya gücünün yettiği, ABD ile müzakarelerin sözkonusu olmadığı ve öldürücü bir zehir gibi olduğu yönündedir. Ama yaptırımlar gittikçe daha fazla bastırmaktadır. Kuşkusuz, savaşın yapamayacağını sert yaptırımların yapabileceğini çok iyi bilen Trump, böyle bir durumda İran’a zeytin dalı uzatıyormuş gibi görünen bu açıklamaları yapmazdı.
Asıl sorun, Hamaney’e Humeyni’nin zehir kadehini hatırlatmayacak bir yolla müzakarelere dönmeye ikna etmenin yolunu bulabilmektir. Birçok uzmana göre İran eğer gerçekten de Trump’ın Beyaz Saray’dan ayrılması umuduyla direnebileceğini düşünmüyorsa, iki taraf arasındaki gerilimi bir yükselten bir düşüren karşıt açıklamalar, müzakarelere dönmek için gerekli yöntemi bulmak konusundaki hummalı çabaları kamuflaj etme çabasından başka bir şey değildir.