Tanınmış bir Lübnanlı Müslüman şahsiyetin 2000 yılında İngiltere’ye gerçekleştirdiği ve Lübnan’ın Londra Büyükelçiliği’nde ikamet eden bir grup gazeteci ile yaptığı görüşmeyi çok iyi hatırlıyorum. Bu olay sadece muhterem din alimi, bilgisi ve geniş ilmi ile müstesna biri olduğu için değil aynı zamanda hazır cevap ve hoş sohbet biri olduğu için unutulmaz bir olaydı.
Lübnanlı din adamı konuşmasına gülümseyerek ve Londra’nın temizliğine, yeşilliğine ve mimarisindeki tutarlılığına duyduğu hayranlığı dile getirerek başladı. Çok geçmeden sözü Londra’yı Beyrut, beton ormanı ve kaosu ile kıyaslamaya getirdi ve eleştiri çemberini Lübnan’dan Arapların durumuna doğru genişleterek Filistin sorunu üzerinde uzunca durdu.
O günlerde Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı Ehud Barak arasındaki Camp David Zirvesi daha yeni başarısızlıkla sona ermişti. Yine o zamanlar zirveye evsahipliği yapan ABD Başkanı Bill Clinton, Kudüs konusunda toleranslı olmayı reddettiği için görüşmelerin başarısız olmasının suçunu Arafat’a yüklemişti. Bu konuda çok iyi hatırlıyorum muhterem din adamı kelimesi kelimesine şöyle demişti: "Bildiğiniz gibi ben politikacı değil sadece bir din adamıyım. Dolayısıyla politikacılara siyasetin temellerini öğretmeye hakkım yok.” Ardından İsrail-Filistin arasındaki barış görüşmelerine değinerek sözlerini şöyle sürdürmüştü: "Aynı şekilde ben Filistinli değil Lübnanlıyım. Bu nedenle Filistinli liderleri suçlamaya hakkım yok. Yaser Arafat Hayfa, Akka ile istediğini yapma, Yafa’yı müzakereye açma, Nablus ve Halil’ten vazgeçme hakkına sahiptir ama Kudüs sadece ne Yaser Arafat’a ne de hiçbir Filistinliye aittir. Kudüs benim olduğu kadar Endonezya’dan Senagel’e bütün müslamanlarındır.”
Bu sözler beni çok sarstı. Çünkü sadece samimi değil aynı zamanda Filistinli müzakereciye doğru ve ikili bir siyasi gerekçe sunuyordu: Birincisi; dengesiz bir arka plan ve dürüstlük ile adaletten uzak uluslararası bir gözetim altında yürütülen işe yaramaz ve şantaja dayalı bir müzakere sürecinde Müslümanların ilk kıblesi ve üçüncü kutsal şehrini feda etmemesi. İkincisi; İslam alemi içerisinde Filistinlilere ve Araplara yöneltilen suçlamaları durdurması. Eğer Araplar “Kudüs’ü kurtarmakta” ihmalkar davranmışlarsa o zaman onları suçlayanlar ve gece gündüz sadece sözde savaş davulunu çalanların sorumluluklarını üstlenip konuşmak yerine eyleme geçmelidirler. Çünkü “Ne Arab’ın Acem’e ne de Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir” ve Araplar’ın dili Kur’an-ı Kerim’in dili olsa da diğer Müslümanlardan daha “müslüman” değildirler.
Bu sözleri söylememizin nedeni elbette Suudi Arabistan’ın dün Mekke’de evsahipliğini yaptığı Körfez İşbirliği Konseyi, Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı zirveleridir. Bu zirvelerin arka planında; İran’ın saldırgan tehditlerinin artması, ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması ve İsrail’in işgal altındaki Golan Tepeleri’ndeki egemenliğini tanıdığını deklare etmesinin ardından“Yüzyılın anlaşması” etrafındaki artan gürültü, dünyanın farklı bölgelerinde şüpheli ya da kandırılmış kişi ve grupların adına düzenlenen terör saldırları nedeniyle Müslümanlara yönelik artan düşmanlık vardır.
Bu 3 zirve bana göre zamansal, mekansal, siyasi ve tarihi bir dönüm noktasında gerçekleşmiştir. Çünkü daha önce Filistin davasının ve 3 semavi dinin buluştuğu bir şehir olarak Kudüs’ün istisnai kimliğinin tasfiyesini amaçlayan saldırılar bugün olduğu kadar büyük bir momentum kazanmamıştı. Aynı şekilde siyasi düşmanlıkta İran’a bağlı ve onun emriyle hareket eden mezhepçi milis güçlerin bizzat Mekke’yi hedef alacak kadar ileri gidecekleri bir noktaya ulaşmamıştı. Benzer milis güçler Irak ve Suriye’de ise kargaşa çıkarmakta, Lübnan’a egemen olmakta, Yemen’i işgal etmekte ve Körfez ülkelerini hem denizden hem de karadan yıkmaya çalışmaktadır. Yine maceracı, radikal, dünyanın her yerinde İslam adına terör eylemleri gerçekleştiren bazı gruplara verilen desteğin devam etmesi karşısında sessiz kalmak artık kabul edilir değildir. Zira bu terör Batı’da siyasi izolasyon, yabancı düşmanlığı, göç ve küreselleşme akımlarının yükselmesi ile Müslümanlara karşı gerçekten de derin bir ırksal düşmanlık yaratmıştır.
Dolayısıyla Müslüman liderlerin özellikle Mekke’de benimsedikleri ve resmi sonuç bildirgesinde netleşen ve açıklanan ortak pozisyonları; dünyaya net bir mesaj yönelterek Filistin sorunu ve Kudüs’ün kaderi konusunda adil ve kapsamlı bir çözümün değişmezlerine yönelik manevi ve ahlaki bir taahüt oluşturdu. İran’la ilgili ise; bütün dünyayı onlarca şehrin yıkılmasına ve sadece Irak ve Suriye’de 20 milyondan fazla kişinin göç etmesine yol açmasının ardından Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’in sosyal dokusunu tehdit eden İran’ın genişlemeci planının tehlikeleri ile yüzleştirdi. İlginç olanı ise Mekke’de düzenlenen 3 zirvede de Müslümanların bugün dünyadaki göçmen ve evsizlerin büyük bir çoğunluğunu oluşturduğuna işaret edilmesidir. Ne yazık ki bu doğrudur ve bunlar arasında 70 yıldır göç acısını yaşayan Filistinliler yanında Asya ve Afrika’da Pakistan, Afganistan, Burma, Mali vb. birçok yerde milyonlarcası bulunmaktadır.
Bu noktada; İslamofobi olgusunu besleyen terörün göç ve iltica felaketini büyüttüğüne ve önümüzdeki birkaç yıl içerisinde İslam alemi içinde ve dışında Müslümanlara yönelik büyük bir risk oluşturabileceğine işaret etmeliyiz. 3 zirvenin aşırılık ve teröre yönelik kararlarının da İran ve Filistin konularının ele alındığı ciddiyet ile yorumlanması gerekmektedir. Bu çerçevede 2 paralel çaba birbirine entegre edilmelidir: Birincisi; İslam dünyası içerisinde ve göçmen Müslüman toplulukları arasında farkındalık, hoşgörü ve bir arada yaşama değerlerini güçlendirmek. İkincisi; siyasal İslam’ı kullanan, aşırılığı finanse eden, destekleyen ve teşvik eden rejimlerin bazı Arap ve İslam ülkelerinde açılım ve demokrasi sürecinin maruz kaldığı başarısızlıkları istismar etmelerini engellemek.
Doğrusu; Arap dünyamız ve aynı şekilde İslam alemimiz uzun bir süredir acı çekmektedir. Bir maceradan diğerine kaçmayı ve aşırılık ile bir başka aşırılıkla mücadele etmeyi sürdürdükçe daha da çok acı çekecektir. Baskı ve diktatörlüğe karşı mücadele gibi hangi amaç ile olursa olsun aşırılık yanlısı hareketleri besleyenlerin pratikte –bilerek ya da kasıtsız- aslında zayıflatmaya çalıştıklarını iddia ettikleri güçlere hizmet ettiklerini anlamalarının zamanı gelmiştir.
Karar almak ve açıklamalar yapmakla elbette her şey bir çırpıda düzelmeyecektir. Ama Mekke’de başlatılan samimi ve akıllı yaklaşımların yokluğunda, Cezayir’den Sudan’a, Yemen’den Körfez ve Bereketli Hilal’e Arap bölgesinin daha fazla sorunlarla karşı karşıya kalacağı da kesindir.
TT
Üç zirve ve üç öncelik
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة