Sam Mensa
TT

İsrail, İran’ı kurtarıyor

Washington ve Tahran arasındaki gerilim yükselirken, İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi çerçevesinde İran’ın bölgedeki artan etkisine karşı koymak için Mekke’de Arap ve Körfez zirvelerini düzenleyen Suudi Arabistan’ın diplomasisinin aktifliğine de mutlaka atıfta bulunmalıyız.
Bu iki zirve bölgede yaşanan iki önemli gelişme ile aynı zamana denk gelmiştir. Birincisi, seçilmiş hükümetin başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yeni hükümeti kurmakta başarısız olmasının ardından İsrail meclisi Knesset’in kendini feshetmesi ve erken seçim çağrısında bulunmasıdır ki bu iki gelişmede İsrail tarihinde bir ilktir.
Diğeri ise Suriye’nin kuzeyinde dönen ve gittikçe yoğunlaşan savaştır. Suriye rejimi Rusya’nın açık desteği ile “gerilimi azaltma bölgeleri” adı verilen anlaşmaları ihlal ederek zorla İdlib’i ele geçirmeye çalışıyor.
Dışarıdan bakıldığında bu olaylar birbirleri ile bağlantılı olmayabilir. Ama gerçekte birbirleri ile bağlantılıdır ve bölgeye hakim olan iklimden ayrı değillerdir. Hepsi de bölgeyi vuran derin krizin bir sonucudur, tek ve geniş bir başlık ile birbirine bağlıdır. Küresel ya da bölgesel olsun bütün oyuncuların omuzlarında taşıdıkları bu ağırlığı en doğru şekilde “çıkmaz” olarak tanımlayabiliriz.
Mekke’de düzenlenen zirveler; İran’ın faaliyetleri karşısında Arap ülkeleri arasında dayanışma konusunda neredeyse tam bir görüş birliği olduğuna yönelik açık bir mesaj verdi. Bütün göstergelerin özellikle Washington ve Tahran arasındaki askeri yüzleşmenin en azından yakın ve orta vadede uzak olduğunun işaretlerini verdiği bir zamanda olası belirsizliğe dayalı riskler karşısında cepheyi güçlendirdi.
Savaş tehdidinin azalması hiçbir şekilde alternatiflerinin daha az tehlikeli olduğu anlamına gelmemektedir. Bu alternatiflerin başında da yerinde saymak yani bölgenin aynı zamanda hem savaş cehennemine hem de kalıcı çözümler cennetine uzak olması gelmektedir.
İç politikasında üstün performansa sahip olmakla övünen İsrail, daha önce karşı karşıya kalmadığı kadar zor bir siyasi krize ve iç bölünmeye tanıklık etmektedir. Bu iç bölünmenin en öne çıkan özellikleri; İsrail’in aşırı sağcı dini eğilimlerin kontrol ettiği bir “Humeyni” devletine dönüşmesine karşı olduğunu söyleyerek içerideki duruma ilişkin ilginç bir tanımlamada bulunan  Avigdor Liberman’ın başını çektiği aşırı milliyetçiler ile aşırı Ortodoks dindalar arasındaki tehlikeli çekişmedir.
Bunun yanında yeni seçimler için tarih olarak 17 Eylül belirlendi ki bu tarih; kendisine karşı açılmış olan davada Netanyahu’nun ifade vereceği ve kendisine seçimlere katılmasını engelleyecek resmi bir suçlamanın yöneltilebileceği oturumun düzenleneceği tarihten sonrasına denk gelmektedir. Netanyahu hakkında bir yargı kararı verilmesinden kurtulup seçimlere katılsa bile İsrail; Netanyahu’ya dayatılan kuşatmanın devam edeceğine yönelik beklentilerin ışığında seçimlerin son seçim sonuçlarına benzer bir şekilde sonuçlanması, Liberman ya da Mavi-Beyaz kampının kazanması halinde benimsenen politikalarda yaşanabilecek köklü değişim nedeniyle uzun sürecek bir kriz ile karşı karşıyadır.
Bu gelişme iç dinamiklerden kaynaklanıyor olabilir ama özellikle Yüzyılın Anlaşması ve İran-ABD çatışmasının yoğunlaşması gibi önemli bölgesel bağlamlarda yaşandığı için bölgedeki krizlere yansıması büyüktür. Erken seçimler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın önemli olan şu anda İsrail’in birçok meselede önemli kararlar almasının zor olduğu bir kayıp zamana girmiş olmasıdır. Bu da İran tehdidi olarak nitelediği şey ile mücadelede çekiç gücü rolünü oynayan İsrail’in askeri bir maceraya girişmesi tezinin uzak bir olasılık olduğu anlamına gelmektedir.
Diğer yandan; seçimleri kazanan siyasi güçler hükümeti kurmayı başarsalar bile bu gelecek Ekim ya da Kasım ayından önce olmayacaktır. Bu dönemde ise ABD, başkanlık seçimleri kampanyaları dönemine girmiş olacak. Beyaz Saray yarışının devam ettiği bir dönemde, Washington’un herhangi bir savaşa girişmesi ihtimalinin oldukça düşük olduğunu bilmek için çok çaba harcamaya gerek yok. Bunun yanında zaten mevcut ABD idaresinin de bölgede herhangi bir savaşa girişmek konusunda kararsız olduğuna işaret etmeliyiz.
Sonuç olarak halihazırda İsrail ve ABD’nin iç politika nedeniyle kolları bağlıdır. Bu da İran’ın en azından 2021 yılının başlarına kadar askeri operasyonlar tehlikesinin kendisinden uzak olduğunu düşünmesine izin vermektedir. Elbette bu, ABD yaptırımlarının ya da baskılarının gerileyeceği anlamına gelmemektedir. Ama İran’ın karşı karşıya olduğu büyük tehlikeler en iyi ihtimalle gerilemiş ya da ertelenmiştir. Buna bir de, ABD Başkanı Trump'ın her yerden yaptığı ve İran ile müzakare masasına oturmak istediğine yönelik bir açıklama ve tweet yağmurunu ekleyelim.
Bütün bunlara bakıldığında değişim; İran rejimine ya da uygulamalarına uzanacakken aksi bir seyir izleyerek kendisini büyük ve kesin kazanımlardan kurtaracak bir can simidine dönüşecekmiş gibi görünmektedir. Elbette bu, dış tehlikenin gerilemesinin ardından İran içerisinde bir toplumsal patlamanın yaşanmaması durumunda geçerlidir.
Oyalama ve statüko başlığı altında beklenen Yüzyılın Anlaşması da rafa kaldırılacak hatta dondurulacak gibi görünmektedir. Çünkü gözlemcilerin büyük bir çoğunluğu; anlaşmanın büyük ölçüde Netanyahu’nun kişiliğine bağlı ve beklenen seçimler ile ifade verme tarihi arasındaki zamanlama ve diğer iç gerekçelere bakıldığında anlaşmanın kaderinin artık tehlikede olduğunu düşünüyorlar.
Diğer yandan bölgedeki tarafların çoğunun meşgul olması Esed rejimi ile destekçileri Rusya ve İran’ın iştihasını kabartarak İdlib’e yönelik saldırılarını artırmalarına yol açtı. Görünüşe bakılırsa bütün bu gelişmlerden karlı çıkacak taraflar da onlardır. Diğer krizleri gölgede bırakan İran’a önelik yaptırımlar yanında Knesset’in kendini feshetmesi ve İsrail’in erken seçimlerle meşgul olması Esed rejimine aşamalı bir şekilde İdlib’i ele geçirmeye yönelik eski ve yeni projesini sürdürmesine izin veren altın bir fırsat gibidir.
Rusya’nın etkin hava gücüne rağmen rejimin, bölgenin tamamını kontrol etmesinin zor olduğu doğrudur. Ama İsrail ile ABD’nin yarı felçli durumundan ve Türkiye’nin tökezlemesinden yararlanarak İdlib’in yarısını ya da büyük bir bölümünü ele geçirmeyi başarabilir. Bunun gerçekleşmesi durumunda rejim güçlenecek, Moskova ile Tahran’ın Esed’in rejimin başında kalmasını destekleyen politikalarının başarısını vurgulayacaktır.
İdlib’de şiddetin artması ABD’nin İran ve Rusya’ya yönelik tutumu ile ABD-Türkiye ilişkilerini çevreleyen gizeme daha çok gizem katmıştır. Aynı şekilde ABD’nin Suriye ile ilgilenmediği ve onun İran’ı değil Rusya’yı ilgilendiren bir mesele olarak gördüğü söylemini de kanıtlamıştır. Bu da Washington’un İran’ın faaliyetlerini  kuşatma politikasında temel bir arıza oluşturmaktadır.
Özetle; İran tilkisi bu ateşten acı çekse de  kurtulması mümkündür. Suriye aslanı başını bir kez daha uzatırken Rus ayısı nüfuzunu genişletmekte, Türk müttefik ise gerilemektedir. Washington’un uyguladığı aşırı baskı politikası; ne istenen istikrarı gerçekleştirecek uzlaşmalara ne de geçici ve belirsiz anlaşmalara yol açacaktır. Bölgenin geleceğini çevreleyen bütün karanlıklara rağmen belki de bugün Arapların bölgenin güvenlik sorumluluğunu üzerilerine almaları ve beklenen Arap NATO’sunu kurmaları fırsatı hiç olmadığı kadar olasıdır.