Sam Mensa
TT

ABD ve İsrail'in tekrar eden hatası ve üçlü toplantı

Üst düzey bir ABD görevlisinin “el-Hades” televizyon kanalına ve daha önce de “Şarku’l Avsat” gazetesine verdiği demeçte söyledikleri şayet doğru çıkarsa, Haziran sonunda ABD’yi, Rusya’yı ve İsrail’i kapsayacak üçlü bir toplantı gerçekleşecek.
Toplantıya üç ülkenin ulusal güvenlik danışmanları katılacak ve Suriye’deki genel durum müzakere edilecek. “İran’ın Suriye’den çıkarılması için yapılacak düzenlemeler” toplantının ana başlığını teşkil edecek. Bu durum kısır döngü istasyonlarından birinin arifesinde olduğumuz anlamına gelmektedir. Çünkü ağırdan alma eğilimi, Suriye etrafındaki çıkar alışverişi, Washington ve Moskova politikacıları arasındaki Suriye pahasına diplomatik ilişkiler ümit vermiyor. Her iki taraf da sadece kendi dosyasına odaklanmış durumda. Türkiye ile İran'ın rolünün kademeli olarak zayıflatılması ve İsrail'in güvenliği için iki taraflı bir şemsiye sağlama arayışı bu dosyalardan bazılarıdır. Washington ve Tel Aviv’in Moskova’ya uzlaşı adına sunabilecekleri şeylerin yetersiz olabileceğini göz önünde bulunduran Rus çevrelerine yakın bazı kaynaklar, toplantının yapılabilirliğini onaylamakta tereddüt ediyorlar. Her ne kadar bir ABD yetkilisi, Esed'in iktidarda kalıp kalmamasıyla ilgili bir soruya cevaben, ülkesinin "özgürlüğü için ağır bir bedel ödeyen Suriye halkının taleplerini desteklediğini" ifade etse de Rusya’nın bu konuda vereceği her bir taviz bedel ödeme anlamına gelmektedir.
Esed rejiminin ömrünün uzatılması ve kendisine meşruiyetin iade edilmesi, yaptırımların kaldırılması ve yeniden yapılanma tekerleğinin başlatılması bu tavizlerden bazılarıdır.
Söz konusu toplantının yapılıp yapılmayacağına bakılmaksızın, bu fikir, İsrail ve Amerika’nın 1976’da Lübnan’da Suriye ordusunun konuşlandırılmasını kabul ettiği isabetsiz manevrayı hatırlatıyor. Bu manevra Lübnan arenasında o sırada aktif olan Filistinli örgütlerin kontrolünü ve iç savaşın bitirilmesini öngören Riyad ve Kahire Anlaşmalarının hemen ardından gerçekleşmişti. Lübnan’ın güneyindeki bir bölgede Suriye'nin varlığı yasaklanmıştı. "Sınırlı çatışma" bölgesi olarak adlandırılan tampon bölgede Suriye kuvvetleri bazı gerekçeler öne sürülerek bırakılmıştı, ancak güneydeki Sayda kentine girişte yer alan nehrin sınırını aşamayacaklardı.
Bu küçük düşürücü anlaşma Lübnan’da pek çok acıya neden oldu. İsrail 1978’de ve 1982’de ülkeyi iki kez işgal etti. İsrail Kuvvetleri Beyrut’a kadar ulaştı. FKÖ Lübnan’dan çekildi, Suriye ordusu Bekaa ve Kuzeye yerleşti, Şubat 1987’de başkentin batısına kadar geldi. Doğu kısmına ise Ekim 1990’da girdi. O zamandan beri Suriye, Lübnan devletinin siyasi, güvenlik ve askeri organlarını kontrol altına aldı. Başbakan Refik Hariri'nin suikastı ve Sedir Devrimi olarak adlandırılan protestoların patlak vermesinin ardından 2005 yılında çekilmek zorunda kaldı.
Bu gerçekliği anlatmanın amacı, ABD ve İsrail'in yaklaşık yarım yüzyıl önce yaptıkları hatayı günümüzde de tekrar ettiklerini hatırlatmaktır, zira ağır bedelini hep beraber ödüyoruz. İsrail ve ABD’nin şikâyet ettiği İran genişlemesinin en önemli nedeni baba ve oğul Esed’tir. ABD ve İsrail'in Ruslarla birlikte Esed rejimini uzatarak kronik hastalığı iyileştirme planları işe yaramayacaktır. Mantıklı bir girişim de değildir. Ayrıca, İran rejiminin Suriye rejiminin tüm eklem ve atardamarlarına hatta kemiklerine kadar yerleştiğini, öyle ki birini diğerinden koparmanın neredeyse imkânsız hale geldiğini görmezden geliyorlar.
Aynı bağlamda, Washington ve İsrail'in, İsrail'in güvenliğini sağlama adına aynı başarısız çözümleri tekrarlamakta ısrar etmeleri dikkat çekicidir. Bu hedeflerini gerçekleştirme adına nasıl ki o dönem Esed rejimine bel bağlamışlardı şimdi de aynı rejime bel bağlamış durumdalar. Bu rejimin yıllarca yaptığı uygulamaları görmezden geliyorlar, hâlbuki İran’ın emperyal hedeflerini gerçekleştirmesini kolaylaştıran ve onun bir uzantısı olan Hizbullah’ın devlet içinde devlet olmasına, birden fazla yere müdahale edebilen bölgesel askeri bir güç haline gelmesine neden olan Esed rejimidir. Bu üçlü toplantı yapılırsa, bölge ülkelerinin, özellikle Lübnan, Suriye ve Filistin'in geleceği üzerinde ciddi olumsuz etkileri olacaktır. Böyle bir sürece dâhil olmak, Washington'un 'Dün dündür, bugün de dündür' yaklaşımını devam ettirdiğini gösteriyor. Günümüzde bunun iki işareti var; ilki, Washington’un bölgedeki en büyük kaygısı İsrail’in güvenliğidir, dolaysıyla İsrail devletini koruyacağına inandığı uzlaşıları benimsemeye devam ediyor. Hâlbuki yaşanan tecrübeler bunun aksini gösteriyor. İkincisi, ABD’nin Ortadoğu’dan çekilme ve Suriye’yi Rusya’ya devretme kararının hala devam ediyor olmasıdır.
Öte yandan, bu toplantı yapılsa ve katılımcılar Rusya'nın Suriye'deki İran etkisini sınırlamaya gerçekten istekli olduğu konusunda hemfikir olsalar bile, Rusya’nın bunu yapabileceği anlamına gelmiyor. Muhtemelen herkesin içinde olacağı başka bir komedi sergileniyor, herkes herkese gülüyor ve herkes kazanıyor. Rusya, İran’ın Suriye’deki varlığını yok etme konusunda ısrar ediyor, İran’da yapacakmış gibi görüntü vermeye çabalıyor, Amerika ve İsrail önümüzdeki seçimlerde kullanabilecekleri zafer kartları elde etmenin peşindeler. Sahadaki gerçeklik ise göstermelik ve medyatik düzenlemelerden ibaret kalıyor, elbette ki bunlar Suriye'yi sıkıntılarından kurtarmıyor. İran'ın varlığından en fazla rahatsızlık duyan İsrail'de ise Binyamin Netanyahu, yaklaşmakta olan seçim kampanyasında kullanabileceği, şu an yaşadığı bazı engellerin üstesinden gelmesine yardımcı olacak teorik başarılar elde etmenin peşinde. Burada ABD yönetiminin, “Yüzyılın Anlaşmasının” geçmesini kolaylaştırmak için İsrail hükümetinin başında Netanyahu’nun kalması ile ilgilendiği belirtilmelidir. Onsuz, vaat edilen bu anlaşma gün yüzü göremez. Son dönemlerde İsrail’de olan şeyler, yani Knesset'in feshedilmesi, İsrail’e Netanyahu’nun da hazmedebileceği daha fazla kazanç sağlamak adına ABD’yi bu anlaşmanın içeriğini değiştirmeye sevk edebilir.
Birçok gözlemci şu iki soruyu soruyor. İlki, bu İsrail-Amerika’nın, özellikle de Batı’nın, yetkilerini uzun süredir kullanamayan Suriye rejiminin hayatta kalması konusundaki ısrarı nedendir? Esasen bu rejim iktidarı gasp etti, milyonlarca insanın öldürülmesine, yaralanmasına, kaybolmasına, hapsedilmesine ve yerinden edilmesine neden oldu. Bölgedeki iki güçlü ülkenin hedeflerine ilişkin ciddi ve uzun vadeli bir vizyonun bulunmaması ve halkların çıkarlarına, acılarına ve endişelerine kayıtsızlık dışında bu soruya verilebilecek bir cevap yoktur.
İkincisi, İran’ın Irak’tan Suriye ve Lübnan’a bir gerçekliği dayattığı, Amerika’nın ve İsrail’in bir arada bulunmak ya da uyum sağlamaktan başka seçeneği olmadığı doğru mu? İsrail’in etrafında olup bitenlerin farkında olmadığına inanmak zor, ama bugün bile tereddütlü ve ne istediğini bilmeyen bir görüntü sergiliyor. Netanyahu'nun yıllardır devam eden taraflı, pragmatik ve fırsatçı tutumu, Tahran'ı bölgede etkili bir hale getirdi, hatta kendi sınırlarına kadar dayanmasına neden oldu. Ancak, fırsatçılık ve iktidar tutkusu oldukça belirgin olan İsrail ve Washington’un, Rusya’nın Suriye’de İran varlığını yok etmeye istekli ya da bunu başarabilecek olduğuna inanabileceğini düşünmek zor. Oysa denenmiş bu sürece dâhil olmaya çalışıyorlar. Moskova ise, kendisine sunulan fırsatları değerlendirmek ve bölgesel rolünü güçlendirmek için ABD ve İsrail pozisyonlarındaki belirsizliklerden faydalanmaya çalışıyor.
Son olarak, yaklaşmakta olan üçlü toplantı neden İran’ın Lübnan’daki varlığını görmezden gelerek sadece Suriye’deki varlığını göz önünde bulunduruyor? Katılan taraflar Lübnan’ın İran’ın bir parçası haline geldiğine ikna mı oldular?