Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
TT

​Japonya’nın sönen İran hülyası

Yakın zamanda yayımladığım bir yazıda Japonya’nın gördüğü ‘İran rüyasından’ bahsetmiştim. Bu rüya dizisinin en yeni bölümünde Şinzo Abe’nin Tahran’ı ziyaret ederek Mollaları, ‘yalnız bir kurt’ gibi davranmaktan vazgeçerek uluslararası topluma yeniden katılmaya ikna etmeye çalıştığını izledik. Abe, ‘İran’ın saat ayarlı bombasını’ etkisiz hale getirebileceğine inanıyordu ki böyle bir şey, dünyanın en büyük ikinci ekonomik gücü olmaktan gelen konumuna yaraşır olarak Japonya’nın uluslararası düzlemdeki itibarını artıracaktı. Ancak şu an yakından gördüğümüz üzere rüya dizisi, Japonya Başbakanı’nın Ayetullahlar tarafından eleştirilere maruz kalarak ülkesine eli boş döndüğünü izlediğimiz son bölümüyle final yaptı.
Bu noktada belirtmekte fayda var ki Abe, uluslararası bir rol arayışı içerisinde İran’ı ziyaret eden siyaset ailesinin üçüncü nesil temsilcisi. Daha önce babası Shintaro Abe, 80’li yıllarda bireysel bir girişimle İran’a hükmeden Mollalara, İran-Irak Savaşı’na son verme çağrısında bulunmuştu. Amaç, Japonya’nın imajını küresel barışı sağlayıcı bir güç olarak pekiştirmekti. Ondan önce de Şinzo’nun anne tarafından dedesi Nobusuke Kishi bir çağrıda bulundu. Savaş sonrası dönemde Japonya Başbakanı olan Kishi, 1968 yılında iş dünyası liderlerinden oluşan 1000 kişilik bir heyetin başında Tahran’ı ziyaret etti ki o dönemde İkinci Dünya Savaşı’na ilişkin kötü anılardan ötürü toprakları üzerinde Japonları ağırlayan başka bir Asya ülkesi yoktu. O sırada Japonya’nın hedefi, büyük Asya ailesindeki varlığını tekrar derinden hissettirmek ve ABD’den bağımsız olduğunu tekrar ifade etmekti.
Gelgelelim Japonya’nın hayalindeki İran rüyasının üç bölümü de başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun çeşitli birkaç sebeoleri var.
Japonya’nın İran rüyası şimdi ne durumda?
Evet bu, rüyanın gerçeklik zeminindeki son varlığıydı.
İlk rüya 1877 yılında görüldü. Şöyle ki İran Şahı Nasıreddin, Rusya’yı ziyaret ettiğinde İranlıların 200 yıl boyunca düşman nazarıyla bakmış olduğu Çarlığın, Asya Kıtası etrafında küçük bir takımada şeklinde boy göstererek meydan okuyan Japonya adlı yeni bir güçle karşı karşıya olduğunu öğrendi. Bu ülke hakkında daha fazla şey öğrenmek isteyen Şah, Japonya’nın Rusya’daki elçisi ile görüşme talebinde bulundu. Sorgulamaya benzer şekilde gerçekleşen görüşmede iki saatten fazla zaman geçirdi. Sonuç olarak ise 1879 yılında iki ülke arasında ilişkiler kuruldu ve 1880 yılında Japonya İmparatoru tarafından İran’a Masaharu Yoshida adlı genç bir aristokrat olan özel bir elçi ulaştı. Asker ve iş adamlarından oluşan 10 kişinin kendisine eşlik ettiği elçi, İran limanına bir savaş gemisi ile geldi. Japonyalılar bu hareketle savaş gemilerinin yalnızca Avrupalıların karşısına çıkarılan oyuncaklar olmadığını göstermek istemişlerdi.
Nasıreddin Şah, İngiltere ve Rusya’nın arzularına karşı koymak için Japonlarla ittifak kurmaya devam etti. Bu rüya, 1904 yılında Şah’ın vefatından uzun bir süre sonra, Japonya’nın ezici bir zafer kazandığı Rusya-Japonya savaşı sırasında bir sınav verdi. İran, herhangi bir destek sunmadı. Zira anayasal bir devrimin sebep olduğu iç karışıklık dalgasından ötürü sıkıntı çekiyor ve bu durum onun ayakları üzerinde durmasını bile zorlaştırıyordu. Nerde kaldı Kuzey Ayısı’na karşı koymak…
O dönemde Meiji liderliğinde Japonya ve Kaçar yönetiminde İran, siyasi özgürlükleri dışarıda tutarak sanayi ve idare alanında Batı modeline dayalı bir modernleşme devrimi gerçekleştirmeye çalıştı. Japonyalılar, meşhur disiplinleri ile bu hedefin peşinden koştular ve saf güç olarak gerçekten de başarılı oldular. Buna karşılık disiplinden yoksunluk ve odaklanma eksikliği ile tanınan İranlılar, sömürgeci imparatorluklar içine düşüp yitip gitmekten anca kurtulabildiler.
1925 yılında Pehlevi Hanedanlığı’nı kuran asker kökenli Rıza Şah, Japon rüyasını diriltmek üzere geldi. Rıza Pehlevi, Japonya İmparatoru Hirohito’ya gönderdiği mektupta İran’ın ve Japonya’nın Batılı güçler tarafından sömürülmekten kurtulabilen tek Asya ülkeleri olduğuna ve iki taraf arasında stratejik bir ortaklık kurulması gerektiğine işaret etti.
Ancak Rıza Pehlevi, Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği’ne karşı savaşta Berlin-Tokyo ekseninin zaferine dayandıktan sonra müttefiklerin İran’ı işgal etmesiyle birlikte 1941 yılında sürgünde yaşamaya mecbur oldu. 1945 yılında, yükselen Güneş İmparatorluğu, Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan nükleer bombaların ardından teslim olduğunda rüyanın Japon versiyonu yokluğa gömüldü.
Kishi’nin Tahran ziyareti de rüyayı yeniden diriltmek içindi. O esnada Kishi başbakan değildi ancak ortaya çıkan Japon elitinin manevi babası gibiydi. Kishi, bir süre Çin’in Mançurya bölgesinin valiliğini yaptı ve bu süreçte vahşice politikalar izledi. Bunun yanı sıra savaş döneminde de bakanlık yaptı. Daha sonra Sugamo Savaşı sırasında Amerikalılara esir düştü. Tüm bunlarla örülü güçlü geçmişi, Kishi’yi Japonya’nın devamlılığının bir simgesi haline getirdi.
Şah, Kishi’yi iki saati aşkın bir süre ağırladı ki bu yabancı bir ziyaretçi için alışılmadık bir durumdu. Japonya, Şah düşene kadar İran’ın en büyük ticari ortağı oldu. Ayrıca Şah’ın İran’ın ‘ikinci Japonya’ olması yönündeki arzusundan bahsetmeye başladığı zaman da İran’daki en büyük yabancı yatırımcıydı. Eski bir bakanın Tokyo’ya elçi olarak atanması ve iki taraf arasındaki karşılıklı üst düzey ziyaretler de bu duruma ışık tutuyor.
Bununla beraber Kishi’nin bir meslektaşımın yanında aldığım mesajı, Şah’ın İran’ı küresel çapta dev bir ekonomik ve askeri güç olarak görmesinin tamamen tersi bir durum olduğunu ortaya çıkardı. Kishi’nin alçakgönüllülük çerçevesindeki mektubu, Japonya’yı kaynak yoksulu ve daimî bir yoksulluğun, hatta açlığın tehdidi altında bir ülke olarak resmediyordu. O zaman ‘Kishi’nin mektubu belki hepimizi Japonya’nın durumu ile empati kurup ağlamaya sevk eder’ diye yazmıştım. On yıllar sonra anladım ki Kishi’nin bu mektubunun alt mesajını gözden kaçırmışım. Japonya’da bir imparatorluk kurmak projesinin hatalı, hatta milyonların cana mâl olan ve bizzat Japonya’nın içinde bulunduğu birçok ülkeyi zarara uğratan bir suç olduğuna ikna olmuş görünüyordu. Mektubun iletmek istediği mesaj, siyasete imparatorluk şanı gibi soyut kavramlar olarak değil de hayatın gerçek sorunlarını ele almaya dayalı bir kamu hizmeti gözüyle bakılması gerektiğiydi. Japonya, bu kuralı görmezden gelerek modern dünyaya katılmaya çabaladı ve şiddetli bir cezaya uğradı. Japonya, katılmayı istediği dünyanın kurallarına saygı duymayı öğrendi. Yani başkalarının koyup dayattığı kurallara…
Genel olarak iki Japon modeli var: Savaştan önce ve savaştan sonra. Kishi bize savaştan sonraki modeli, yani alçakgönüllü, gayretli ve faydacı Japonya’yı tanıtmaya çalıştı. İkinci model ise Japonya’nın sadece otuz sene zarfında büyük bir ekonomik güç haline gelmesine katkı sağladı.
Şinzo Abe’nin ziyaret ettiği İran, en azından iktidar elit, Japon modellerine istekli değil. Mesela “Yüce Rehber” Ayetullah’ın görüşlerini yansıtan günlük Kayhan gazetesi şu yorumda bulundu:
“Japonya’nın dünyanın ikinci veya üçüncü en büyük ekonomik gücü olduğunu söylüyorlar. Liderleri Amerika’nın hizmetçisi gibi davrandıktan sonra bunun ne faydası var? Abe, bizim liderimizi Trump’ı gerçek seviyesine indirirken gördü. Biz Amerika’ya karşı devam eden mücadelemizde günahkâr ve eli kanlı Amerika’nın öldürdüğü yüz binlerce Japonun da intikamını alıyoruz. Japonya’nın direniş cephesinde verilen mücadelede İran’a katılması gerekir.”
Besbelli ki her iki rüya da, yani İran’ın ikinci Japonya olacağı rüyası ile Japonya’nın İran’ı stratejik bir müttefike dönüştürmesi yakın gelecekte ölü rüyalardır.