30 Nisan’da, bu gazetede “Yemen’in bölgedeki gelişmelerden etkilenmemesi düşünülemez” başlıklı bir makale yazdım. Sonraki gelişmeler bu yazımı doğrular nitelikteydi. Yemen'in kendisi, özellikle de İran’ın kullandığı Husiler, Körfez bölgesindeki güvenlik ve istikrarı zayıflatan ve uluslararası tanker trafiğini tehdit eden bir unsur haline geldi.
Husiler 2014'te meşru hükümete darbe yapmadan önce, Yemen, bölgesel ve küresel haber ağlarında nadiren yer alırdı. Zira Yemen’de yaşanan krizlerin çoğu, kuzey ve güneydeki iki Yemen devleti çerçevesinde, iç krizler ve güç mücadeleleri şeklindeydi.
Mayıs 1990’da Kuzey-Güney Birlik Devleti’nin kurulması ve Yemen eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’in Mayıs 1994’te başlattığı savaşla birlikte, dünya kısa bir süre hem Arap düzeyinde hem de BM düzeyinde Yemen’le ilgilenmeye başladı. Askeri operasyonları durdurma ve çatışan tarafları arasında müzakere çağrısında bulundular. Bu bağlamda 1994 tarihli 924 ve 931 sayılı Güvenlik Konseyi kararları çıkarıldı.
Husilerin meşru hükümete karşı darbesinden sonra ne değişti? Yemen'in coğrafyası değişmedi. Güney ve kuzeyin birlik olmasından sonra, kuzey Yemen’in büyük bir stratejik avantaj elde ettiği doğrudur. Zira güneyin Babu’l Mendeb boğazına açılıyor olması, yeni devletin Arap Denizi ve Hint Okyanusu'na ve dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan Körfez petrol devletlerine komşu hale gelmesi, böylesi bir stratejik avantaj kazandırdı. Bununla birlikte, eski Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih'in Husilere karşı yürüttüğü altı savaş, bölgesel veya uluslararası toplumdan pek fazla ilgi görmedi.
Husiler Başkan Hadi'nin temsil ettiği meşru devlete darbe yaptıktan sonra denklem neden değişti? Yemen coğrafyasının değişmediğini biliyoruz, dolayısıyla neden Yemen krizi, Arap koalisyonu ülkelerinin müdahalesi ile bölgesel bir krizden, sadece Arap (Basra) Körfezi ülkelerini tehdit eden uluslararası bir krize değil, bilakis uluslararası seyrüseferi, dünya petrol fiyatlarının ve küresel ekonominin istikrarını etkileyen bir krize dönüştü? Değişen, bölgedeki güçlü İran nüfuzudur. Husi cemaati, Yemen ve Körfez Arap ülkelerinde siyasi ve askeri nüfuzu artırmada kullanışlı bir araçtı. İran bu aracı kullandı.
Sonuç olarak Yemen, ABD nükleer anlaşmadan çıktıktan ve ABD’nin İran’a dayattığı ciddi yaptırımlardan sonra, İran ve ABD arasındaki gergin ilişkilerin sonuçlarıyla karşı karşıya kalmış oldu. İran, Husi cemaatinin bölgedeki Amerikan çıkarlarını tehdit etmek için kullanılabileceğini gördü. Aynı zamanda kendisini Körfez Arap ülkelerine bölgesel bir güç olarak dayattı. Bu ikinci hamle, aslında Körfez bölgesinin polis memuru olmak isteyen İran Şahı’nın politikasının bir uzantısı! Husiler açısından ise, İran'la ittifakları yalnızca mezhepsel yakınlıktan kaynaklanmıyor, İran desteğini Yemen'i kontrol etmede bir geçiş kapısı olarak görüyorlar. Geniş alanı ve jeo-stratejik konumu ile Güney Yemen'in yanı sıra Kuzey Yemen'i yönetmek adına iktidara dönüş fırsatı olarak görüyorlar. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar.
26 Eylül 1962 devrimi ile ‘İmamet’ rejimi yıkılmıştı, Abdulmelik Husi ise kendisini onun kanuni varisi olduğunu iddia ediyordu. Yemen Birlik Devletini kontrol edebildiğinde ataları Muhammed Hamideddin ailesinin arzuladığı şeyleri elde etmiş olacaktı. Zira hegemonyası bir zamanlar İngiliz sömürgesi ve koruması altındaki Güney Yemen'e kadar uzanmış olacaktı.
İran, Husi milislerinin, Arap Yarımadası ve Basra Körfezi'ndeki hırslarını gerçekleştirmek için kullanılabilecek bir araç olduğunu fark etti. Husiler bu rolü kabul ettiler, çünkü bunun karşılığında "meşru" devlet ile mücadelede silahlı, maddi ve siyasi destek elde etmiş olacaklardı.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman yaklaşık bir hafta önce Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda, Husilerin İran'ın gündemini, Yemen ve halkının çıkarlarının önünde tuttuğunu, Ülkesinin sınırlarında devlet kurumu dışındaki milislerin varlığını kabul etmelerinin mümkün olmadığını ifade etti.
Husi milislerinin, özellikle Dali’deki askeri operasyonlar üzerinden Aden’e dönme teşebbüsünün arkasında yatan neden nedir?
İran’ın Babu’l Mendeb’e yaklaşma ve kontrol etme girişimleri ile bir ilgisi yok mu? Husilerin Aden'e geri dönme girişimlerinde Yemen ve Yemen halkının çıkarları nerede? Bu savaşta ciddi kayıplar yaşanıyor, Yemen'in çocukları ve gençliği yok ediliyor ve tüm bunlar ne yazık ki İran’a hizmet etmek yapılıyor. Zira İran ABD ve Suudi Arabistan’a karşı kullanabileceği pazarlık kartı arayışında… İki ana deniz limanı Hürmüz Boğazı ve Babu’l Mendeb’i tamamen kontrol etmek istiyor.
Peki, tüm bunlarda Yemen halkının bir çıkarı var mı? Husi milisleri, İran'ın Lübnan ve Irak'taki mezhep temelli milislerinden farklıdır, çünkü devlet kurumları ve Yemen'deki anayasal meşruiyet dışında faaliyet gösterirler. Lübnan’daki Hizbullah ve Irak’taki Haşdi Şabi, Lübnan ve Irak devletinin sağladığı yasal bir çerçevede faaliyet gösteriyor.
İran ile ABD arasındaki kriz derinleştikçe, Husi milisleri, İran'ın Körfez bölgesindeki askeri tırmanışına paralel olarak, Suudi Arabistan'a karşı operasyonlarını daha da hızlandırdı.
İran, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Fuceyra Limanı yakınlarındaki 4 ticari gemiye, sonrasında ise deniz torpidolarına sahip iki Japon gemisine saldırdı. Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ise bu saldırıların arkasında İran’ın olduğunu açıkça belirtti.
Hemen akabinde Umman Körfezi'ndeki iki petrol tankeri saldırıya uğradı, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo İran'ı bu saldırılardan sorumlu tuttu ve dünya petrolünün üçte birinin günlük olarak deniz yoluyla taşındığı hayati Hürmüz Boğazı'ndan geçiş özgürlüğünün ABD tarafından sağlayacağına dair taahhütte bulundu.
Çarşamba günü, Husi milisleri Suudi Arabistan'ın güneyindeki Abha Uluslararası Havaalanı'na saldırdı, söz konusu saldırıda 26 kişi yaralandı. Yemen'de meşru hükümeti destekleyen Arap Koalisyonu sözcüsü Albay Turki el-Maliki, Husi milislerinin, dünyadaki hiçbir milisin elde edemeyeceği yetenekleri elde ettiklerini, Suudi Arabistan'daki her yeri vurabilecek balistik füze ve dronlara sahip olduklarını ifade etti. Husi saldırılarının yalnızca Suudi Arabistan'ı değil, küresel ekonomiyi de tehdit ettiğini ve koalisyonun çabalarının Babu’l Mendeb Boğazı'nı ve güney Kızıldeniz'i korumaya yönelik olduğunu ekledi.
Bu İran ve Husi tehditleriyle karşı karşıya kalan Suudi Arabistan geçen ay Mekke'de üç zirve yapılaması çağrısında bulundu; Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi Zirvesi, ardından bir Arap zirvesi ve sonrasında bir İslam zirvesi.
Üç zirve, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne yapılan terörist saldırıları kınadı ve uluslararası toplumu bölgedeki barışı ve güvenliği sağlama konusundaki sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.
Aynı şekilde Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda, Riyad'ın bölgede bir savaş istemediğini ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2216 sayılı Kararı bağlamında Yemen krizinde siyasi bir çözüme ulaşma çabalarını desteklediğini, Krallığın "Tüm Yemenli tarafların siyasi sürece katılımını” kabul ettiğini vurguladı. Veliaht Prensin “tüm” kelimesini kullanması krizin çözümünde yeni ufuklar açacak ve bölgedeki İran-ABD çatışmasının olumsuz sonuçlarından Yemenlilerin daha az etkilenmesine katkı yapacaktır.
TT
Yemen’in bölgedeki gelişmelerden etkilenmemesi düşünülemez
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة