Sam Mensa
TT

Rusya, imparatorluk özlemi ve fırsatları yakalama arzusu

Washington ve Tahran arasındaki kriz, Ortadoğu’yu kasıp kavuran krizlerin geri kalanını neredeyse perdeliyor; Bugünlerde tüm dikkatler bu krizin nasıl sonuçlanacağına odaklanmış durumda. 
Son 10 yılda ABD’nin Arap Baharı’nda yaşanan çatışmalardaki rollerine odaklanılmıştı, zira ABD bazen geri duruyor bazen de müdahil oluyordu.
Rusya'nın bölgedeki benzeri görülmemiş kaynamaya katılımını gözden kaçırıyoruz.
Dört istasyon, bölgedeki Rus rolünü açıkça ortaya koyuyor:
İlki 25 Haziran 2019'da Kudüs'te düzenlenen Üçlü (ABD-Rusya-İsrail) Güvenlik Toplantısı.
İkincisi, Suriye'nin İdlib bölgesindeki şiddetli çatışmalar.
Üçüncüsü, Suriye'deki savaşın siyasi çözümü, yeniden yapılanması, yerinden edilmiş Suriyelilerin geri dönüşü.
Son olarak Rusya'nın ABD ile İran arasındaki krizdeki rolü.
Üçlü güvenlik toplantısı sırasında Moskova, arabulucu ve uluslararası polis olmaya çalıştı, sopayı ortasından tuttu.
Bir yandan İran’ı savundu ve “Dünya güvenliğine tehdit olarak gösterme girişimlerini” kabul edilemez olarak niteledi ve her iki ülkenin (Rusya ve İran) müttefik olduğunu vurguladı.
Diğer yandan ise İsrail’in sınır güvenliğini sağlama hakkı olduğunu itiraf etti, İran ve müttefiklerini İsrail sınırından 80 kilometre uzak tutmayı başardığına da dikkat çekti.
Bu arada Suriye sınırları içinde İran'ın rolünü azaltmaya kararlı olduğunu dile getirdi.
Son iki konu tartışmaya açık. Rusya ve İran arasındaki ilişki, en azından Suriye'de, iki rakip arasındaki ittifak ilişkisi durumunda.
Elbette strateji ve hedeflerin buluşmasına dayanan bir ABD-Rusya ittifakından bahsedemeyiz.
İki ülkeyi bir araya getiren daha ziyade değişik çıkarların örtüşmesidir.
Gelen haberlere göre iki ülke arasındaki anlaşmazlık gün yüzüne çıkmaya başladı, zira her iki ülkenin de vekalet verdiği milisleri Halep, Hama ve Deyr-i Zor’da birbirleriyle çatışmaya başlamışlar, İran milislerinin istedikleri her yerde varlıklarını güçlendirdikleri söyleniyor.
Öte yandan, sahadaki gerçekler, Moskova'nın İran ve milislerini Suriye'nin güneyinde İsrail sınırından 80 kilometre uzak tutmayı başaramadığını gösteriyor. İran’ın halen eski konumunu muhafaza ettiği, ancak milislerin Suriye kamuflajlarını giydikleri tespit edildi. İran ile Esed rejimi arasındaki “varoluşsal” organik ilişkinin Tahran'ın ordu ve istihbaratın bir takım karar merkezlerine nüfuz etmesine izin verdiği hatırlanmalıdır. Suriye ordusu ile İran milisleri arasında ayrım yapmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. 
Geçen hafta, birçoğunun Rusya ile İran arasındaki rekabetin ve sınırdan uzaklaşma konusundaki anlaşmazlıkların bir parçası olarak gördüğü önemli bir olay gerçekleşti.
Suriye Hava İstihbarat Müdürü General Cemil el-Hasan görevden alındı. El Hasan'ın İran mı yoksa Rusya yanlısı mı olduğu ya da görevden alınmasının arkasında hangi tarafın olduğu konusunda çelişkili haberler vardı.
Sahadan gelen haberler, görevden alınmasının, Kunaytra’da İsrail liderleriyle Rusya’ya bağlı Beşinci Kolordu’dan bazı liderlerinin katılımıyla gerçekleşen toplantının ardından geldiğini aktardı.
İsrail’in Suriye’deki İran üslerini bombalamaya devam etmesiyle -ki Humus’un batısındaki iki bölgeye yapılan son bombalama eylemi bunlardan biridir-  bu olayları bir araya getirirsek, Moskova’nın İran’ı İsrail sınırından uzak tutamadığını görürüz.
İki ülke arasındaki ilişkiler belirsiz bir hal almıştır, Rusya’nın güvenliği sağlama ve arabulucu rolü alabildiğine zayıflamıştır.
Belki de Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ülkesinin İran'ı Suriye dışına çıkaramayacağını itiraf ettiğinde en doğru sözü etmişti, zira kendisi tek başına diplomasinin İran'ı Suriye'de edindiği her kazanımı terk etmeye zorlamada başarılı olamayacağını fark etti.
Lavrov aynı zamanda, Rusya’nın İran’a yönelik güç kullanmasının iki tarafın birbirlerine olan ihtiyacı göz önüne alındığında çok da rantabl olmayacağının farkındadır, zira Rusya hava sahasını kontrol ediyor, İran ise karada güçlü.
Rusya'nın son üçlü Kudüs Zirvesi’nde ABD’ye, Esed rejiminin meşruiyetini tanıması ve yeniden yapılanmasına ve yerinden edilmiş kimselerin geri dönüşüne destek olması karşılığında Suriye’de İran’ın hareket alanını kısıtlamayı teklif ettiği söyleniyor. Bununla birlikte, bu adımın niyet ve temenni düzeyinde kalacağı açıktır, çünkü İran’ı İsrail sınırından uzak tutamayan Rusya, kök saldığı Suriye’den de Tahran rejimini söküp atamayacaktır.
İkinci düğüm noktası İdlib çatışmalarıdır. Buranın "Çatışmasızlık bölgesi" olması öngörülmüştü, güya Rusya, Türkiye ve İran’ın garantörlüğünde şiddet duracaktı. Ancak İdlib şu anda en şiddetli ve en korkunç kara savaşlarına tanıklık ediyor, Rus uçakları füzeler fırlatıyor, Esed güçleri varil bombaları kullanarak saldırılar düzenliyor. Rusya’nın kendi koyduğu anlaşmaya darbe yapmasının izahı yok. Burada, Rusya'nın, Şubat 2016’da imzalanan ve ateşkes yapılmasını öngören ancak dört ay sonra tamamen çökmüş olan ve Haziran 2018’de Güney Suriye’de başarısızlıkla sonuçlanan bir dizi başarısız ateşkes anlaşmalarını hatırlamakta fayda var. Bu durum ya rejimle suç ortaklığının olduğuna ya da rejimi yönlendirmeye gücünün yetmediğine işaret ediyor.
Üçüncü düğüm noktası, dillendirilen siyasi çözüm, yeniden yapılanma ve yerinden edilmiş sivillerin geri dönüşü sorunudur.
Moskova, Kasım 2015'te Viyana'da kararlaştırılan ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Lavrov'un onayladığı ilkelere dayalı Cenevre Sözleşmesi ve Güvenlik Konseyi'nin 2245 sayılı kararı uyarınca bir siyasi çözüme bağlı kalmadığı için siyasi çözüm noktasında başarısız oldu. Paralel Astana sürecini inşa etti, ancak başarısız oldu ve bir karınca boyu yol alınamadı. Politik ve anayasal bir çözüm olmadan yeniden yapılanma ve yerinden edilmişlerin geri dönmesi mümkün olmayacaktır. Rusya, nasıl ki Suriye’de İran’ı kısıtladığını veya İsrail’in sınırlarından uzak tuttuğunu ya da ateşkes anlaşmalarına uyduğunu iddia ediyor ancak hiçbirini başaramıyor aynı şekilde siyasi çözümü de sürekli dillendiriyor ancak başarılı olamıyor.
Son derece zor bir hal alan yerinden edilmiş halkın geri dönüşü dahi hala çözülebilmiş değil.
Dördüncü ve son kriz noktası ise bölgedeki en belirgin ve tehlikeli kriz olan İran-ABD gerginliği karşısında Rusya’nın tutumu…
Moskova'nın bu krizdeki politikası aşağıdaki faktörlere göre şekilleniyor:
Birincisi, Rusya’nın çıkarlarının gerçekleşmesi.
Bunun için de en başta Washington’un bölgeden uzaklaştırılması gerekiyor, Rusların en büyük hedefinin bu olduğu hiçbir gözlemcinin gözünden kaçmamalı.
İkincisi, İran'ı kırmadan zayıflatmak isteği.
Dolayısıyla İran ile ABD arasındaki ilişkilerin ortada gitmesini, Washington ile Tahran arasında bir savaşın çıkmamasını arzu ediyor ve bunun için büyük çaba sarf ediyor.
Kısaca Kremlin çok büyük bir savaş istemediği gibi barış ve sıcak ilişkiler de istemiyor. Moskova'nın en çok korktuğu şey (ve de Çin), ABD ile İran arasındaki ciddi bir açılımdır, zira bütün dengeleri alt üst edecektir.
Üçüncüsü, petrol fiyatlarının yükselmesi zira Moskova bundan yararlanıyor.
Uzmanlardan bir bana, "Moskova'nın Tahran'dan vazgeçebileceğini düşünen biri varsa o delidir" dedi. Haklı olabileceği gibi olmayabilir de.
Moskova’nın Suriye savaşının patlak vermesinden bu yana bölgede edindiği tüm nüfuz, net bir Rus stratejisinin sonucu değildir, bölgeyi sarsan krizler bağlamında fırsatları yakalamasının bir sonucu olarak geldi. Bu da politikalarının sadece bir taktik, bölgedeki rolünün belirsiz ve hatta kendisine güvenmenin zor olduğuna inanmamıza neden oluyor.