Hazım Sağıye
TT

Lübnan’da siyasi Hristiyanlığın yükselişi ve çöküşü

İkinci Dünya Savaşı sırasında Lübnanlı Hristiyanlar, “Özgür Fransa” ve De Gaulle’e sempati duyarken milliyetçi Araplar ve Suriyeliler, Vichy hükümetinin tarafını tuttular.
Bu, Lübnanlı Hristiyanların farkındalığının hala geçmişteki o 2 ilerici tarihi durağa sadık olduğunun bir işaretiydi. Bunların ilki; 19. yüzyılın sonlarında Cebel-i Lübnan’da dil ve kültür alanında başlatılan  Arap Rönesansı\Nahda, ikincisi ise imparatorlukların çöküşünün ardından devlet-ulus gerekliliğine yönelik erken bir dönemde oluşan farkındalığa bağlı olarak 1920 yılında Büyük Lübnan’ın kurulmasıdır.
Her 2 tarihi durakta tam anlamıyla saf değillerdi. Çünkü bu yeni oluşumda çoğulculuk, bileşenlerinin eşitliği üzerine kurulmamıştı. Aynı şekilde kültürel uyanış da eğitimin Hristiyanlar lehine pekiştirdiği bir ayrımcılığı uygulamıştı. Ancak geçmişi bugünün kriterlerine göre mahkum edemeyiz.
Daha da önemli olan durumun, olasılık ve beklentilere açık olmasıdır. Nitekim Lübnan ve Cebel-i Lübnan’da politika her zaman karmaşık bölünmelere sahip grup ve toplulukları kendine çekmiştir: Örneğin Hristiyanlar, Dürziler ve Bişara Huri ya da Emile Edde hatta daha sonra Kamil Şamun’u destekleyen Müslümanlar gibi. Şamun dönemide kapitalizm, özellikle de Fuad Şahap ile birlikte yolları, elektriği ve okulları ile çevreye doğru genişledi. Lübnan’da İslami tanım büyüdükçe üniterlik talebi geriledi ve “katılım” talebine dönüştü. Hristiyanlar ise buna, arabuluculuk ve hizmetler ekonomisine daha az önem veren güçlü Arap milliyetçiliğine bağlı kalarak karşılık verdi. Bu dönemin en önemli liderlerinden biri olan Şamun en az Şükrü el-Kuvvetli ya da Nuri Said kadar Aap milliyetçisiydi. İsrail konusunda ise Lübnan sınırlarını koruyacak olan Arap tutumunu yani “ateşkes” ve “boykot” formülünü benimsedi. O dönemde Araplar “Batı”nın karşıtı değildi.
Lübnan’ın içerisi de genel olarak mantıklı ve makul görünüyordu. Nitekim 1952 yılında barışçıl bir değişime yönelik birçok fırsat doğuran Beyaz Devrim yaşandı. Özgürlükler, ekonomi ve eğitim alanında Lübnan, askerlerin yönetimi altında olan komşularını oldukça geride bıraktı.
Ama 1956 yılında Süveyş’ten zehirli rüzgarlar esti. Bu rüzgarlar Nasırizm tehdidini taşıyordu. Mısır ve Suriye arasında kurulan birlikten birkaç ay sonra 1958 Lübnan’da bir iç savaş yaşandı. Şamun,  bir dönem daha iktidarda kalmak için 1957 seçimlerinde hile yapmıştı. Bu seçimlerden sonra ulusal sözleşmede temel bir şey kırıldı. Arap milliyetçiliği artık  kültürel değil siyasi bir olguya dönüşmüştü. Ülke ve devletleri dengede tutan ve güçlendiren değil bölen bir unsurdu. Böylece Mısır, Suriye ve Irak’taki Hristiyanların Lübnan’a iltica etmelerinin, millileştirme politikalarından kaçan Hristiyan ve Hristiyan olmayan sermayenin Lübnan’a taşınmasının  pekiştirdiği kuşatılmışlık duygusu Hristiyanlarda diğer tüm duygulara üstün geldi.
Hristiyan Lübnanlıların çoğuna göre ülkeleri, Demir Perde’ye karşı demokratik Avrupa gibi cezaevlerine karşı özgürlüklerin ülkesiydi. Nasırizm akımına, askeri Arap milliyetçiliğine karşı çıkan ya da bunun yerine yazmayı ve dil alanındaki araştırmaları tercih eden veya alışılmış ve kutsalın sınırlarının dışına çıkmayı tercih eden Suriyeli aydın ve entelektüeller yaşamak için hep Beyrut’a yönelirdi. Ama 1963 yılında edebe ve ahlaka aykırı olduğu gerekçesi ile Twist dansını yasaklayan ve Fransız şarkıcı Johnny Hallyday’ı kovan da yine  içişleri bakanı ve sosyalist ilerici Kemal Canbolat olmuştu.
Bütün bunlara rağmen zayıflayan Lübnan Hristiyanlığı askeri milliyetçlik dönemine uyum sağlamasına yarayacak araçlarını kaybetmedi. Nitekim Şahapçılık akımı ile “istikrarı korumaya karşılık özgürlüklerin budanması” şeklinde yapılan takas da bunu temel alarak gerçekleşmişti. 1967 yılında Nasırizmin çöküşüne bastırılmış Hristiyanlar hem eylem hem de söz düzeyinde, 1957 yılında seçimlere hile karıştırmaktan daha kötü bir tepki verdiler. 1968 yılında düzenlenen seçimlerde tam anlamıyla mezhepçi bir seferberliğe giriştiler. Ardından kırsal derinliği yanlarına çekerek Süleyman Frenciye’nin cumhurbaşkanlığı seçilmesini sağladılar. Aslında bizatihi topluluk, kural olarak hep kötü ve nadiren  yararlı bir şey üretirler. Bu son görevi yani yararlı bir şey üretmesi için de kendine ve çevresine güvenmesi gerekir. Oysa bu, 1970 yılında oldukça enderdi.
Her şeyi sona erdiren darbe; 1973 yılında patlak veren geniş silahlanma yarışı  ile 1975 yılındaki iç savaşa bir hazırlık olan küçük çaplı savaştı. Liderlikler savaşçıların ve kırsal kesimlerin eline geçti. Milis bir gücün lideri olan Beşir Cemayel attığı adımlar ile Ketaib Partisi’nin demokratik bir Hristiyan partisine dönüşmesine yönelik bütün olasılıkları ortadan kaldırdı. Lübnan’da şiddet karşıtı, silahlara  karşılık çiçekler ilkesine inanan Raymond Edde gibi liderler ender bulunur bir hale geldi. Hristiyanların ve Lübnan’ın belini kıran Cebel-i Lübnan savaşı ise tam bir fealaketti. Hristiyan gruplar arasındaki çatışmalar, Suriye vesayetinin güçlenmesi, gençlerin göçü, demografinin onların aleyhine olacak şekilde büyük oranda bozulması kısacası bütün bunlar Hristiyanlarda hezayana dönüşen bir kuşatılmışlık duygusunu pekiştirdi. Komplolar ile liderleri ya sürgüne ya da cezaevlerine gönderildi. Suriyeli subaylar iktidarı, Refik Hariri ekonomiyi, Hizbullah savaş ve barış kararını ele geçirirken. Bizim ise Allah’tan başka kimsemiz kalmadı.
İleriki yıllarda Suriye’nin çekilmesi de sorunu çözmedi. 2006 yılında dörtlü ittifaklar kuruldu ama 14 Mart Hareketi çöktü. Hristiyanların ülkelerini kaybettikleri ile bir parçasını da olsa geri kazanabilme duyguları arasında daha muhafazakar değerleri, ırkçı akımı büyüten daha milliyetçi ve şekli bir ulusalcılığı benimseyen Avncı akım (Cumhurbaşkanı Mişel Avn’a nispetle) yükseldi. Beşşar Esed’in şiddeti ve bunun yol açtığı yoğun göçe, DEAŞ ve bölgedeki Hristiyanların korkularına bir de umutsuzların umudu olduğu sloganı ile dünyada yükselmeye başlayan popülerizm eşlik etti. Medeniyet modeli olan Batı, bu yükselişin sahnelerinden birine dönüştü.
Bölgenin diğer alanlarda gerilemesinin de bunda bir etkisi oldu. Örneğin Beyrut, bir televizyon programında Hasan Nasrallah’ın taklidi yapıldığı için öfkeli gösterilere ve eylemlere tanıklık etti. Benzer bir olay 2013 yılında da yaşandı. Genel olarak “inançlar”ın eleştirilmesi konusunda  daha esnek ve bu konuda daha sağduyulu olan Hristiyanlar bile artık daha öfkeli ve aşırı tepkiler vermeye başladılar.
Abdunnasır, Hafız Esed, Yaser Arafat, Humeyni ve Ebu Bekr Naci ile Cibran Basil ile Abdo Abu Kasm bütün bu noktalarda ortaktır ve aralarında bir fark yoktur.
Hiçbir zaman açık bir şekilde göremediğimiz gerçek budur.