Korkunç gerçek, genellikle toptan değil perakende bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bu gerçek, milliyetçiliğin bazı ülkelere hâkim olduğu gerçeğidir. Çin (1.4 milyar), Hindistan (1.3 milyar), Japonya (126 milyon), Rusya (145 milyon), ABD (327 milyon), Brezilya (210 milyon), Filipinler (108 milyon), Endonezya (264 milyon), Türkiye (80 milyon), Polonya (39 milyon), İtalya (61 milyon), Macaristan (10 milyon), Çek Cumhuriyeti (11 milyon). Boris Johnson’un liderliğinde Birleşik Krallık’ta (66 milyon) bu ülkelere katılabilir.
Bu ülkeler ne popülist milliyetçiliğin hâkim olduğu bütün ülkeler; ne de bu milyonlar, kendisine boyun eğen tüm milyonlardır. Gerçek oranın dünya nüfusunun beşte dördünü aşması muhtemeldir.
“Güçlü bir ulusal devlet” olgusuna yönelik talepler artarken, buna bağlı olarak bazı sorunlar ve üstesinden gelme nedenleri de artmaktadır: Çevre kirliliği, çölleşme, yoksulluk, hastalıklar ve sağlık sorunları, organize suçlar, sınırları aşan terörizm, göçler ve finans akışı... Bütün bunlar sadece tek bir devleti ilgilendirmediği için tek bir devlet içerisinde de çözülemez. Ancak devletleri tehdit etmeye başlayan nedenlerin çoğalması, fanatizme teşvik etmekte ve devletlerin yıkılma korkusunu büyütmektedir.
Eğer sorunların devletleri aştığı önermesi doğru ise, onu savunanların da gerekçeleri artacaktır. Örneğin; yıkılması ile ortaya çıkabilecek kaostan kaçınmak (Devlet fazlalığının da kaosun kurucu faktörü olduğunu unutmamalıyız), insanlığın günümüze kadar dünyayı yönetmek için bir başka enstrüman icat edememiş olduğu gerçeği.
Buna ek olarak; 20. yüzyıl farklı ideolojilere sahip olsa da ulusötesi devletleri aşan birlik formüllerinin yıkılışına dair birden fazla örnek sunmuştur: Mısır ile Suriye arasındaki birlik 1961 yılında çöktü. Buna yönelik diğer Arap girişimleri daha başlamadan sona erdi. Afrika’da; Nkrumah, Sekou Toure ve Modibo Keita’nın Gine, Gana ve Mali’yi birleştirme girişimleri başarısız oldu. Latin Amerika’da Hugo Chavez’in Bolivarcı hayalleri gösterişçi bir tutku seviyesine düştü...
Din birliği de bu konuda yardımcı olamadı. Bu konuda en büyük yenilgisi ise Pakistan ile 1971 yılında yapılan savaşın ardından Bangladeş devletinin bağımsızlığını ilan etmesiydi. İran kendi çıkarları için Hristiyan Ermenistan’ı Şii Azerbaycan’a karşı destekledi. Rusya-Ukrayna çatışması Rum Ortodoks kilisesinde bir bölünmeye yol açtı. Nitekim bugün yaşananları da bu kategoriye ekleyebiliriz: Suriyeli mültecilere kapılarını açmasını ensarın muhacirlere kapılarını açmalarına benzeten Türkiye, şimdi yine çıkarları için onlara karşı yüzünü buruşturmaktadır.
İdeolojik yakınlık da Çin-Rusya, Vietnam-Kamboçya ve her ikisi de Marksçı ve Leninci olan Etiyopya-Somali çatışmaları karşısında ayakta kalamadı. Bu 3 çatışma da savaşlarla boyanmıştı ve en şiddetlisi Çin tarafından desteklenen Vietnam’ın Kamboçya’yı işgaliydi.
Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın yıkılması, çoğu aşırı milliyetçi ve ulusalcı birçok ülke ortaya çıkardı. Diğer yandan 21. yüzyılda AB’nin geleceği de tehlikede görünmektedir.
Dolayısıyla bugünün konusu; devlet merkezli milliyetçilik ve çoğu zaman etnik olan milliyetçilik merkezli devlettir. Başta BM olmak üzere uluslararası kurumlar kötü bir durumdadır. Uluslararası yasalar ve insan hakları gereksiz bir hale gelmiştir. Ticaret ve çevre anlaşmalarda çatlaklar görülmektedir.
O halde devleti aşan insancılık talebinin yükselişi devletin temellerinin pekiştirilmesi ve insancıl yönünün azalması ile çatışmaktadır.
Bu gerçeğin kurbanları çoktur ve ilk sırada mülteciler yer almaktadır: 70 milyon kişi ülkesinden kovulmuş, başıboş gezmektedir. Katil rejimler; iç çatışmalar, dini hoşgörüsüzlük ve iklim değişiklikleri ile birleşerek toplumlarını bölmekte ve göçe zorlamaktadır. Bu göçmenlerin en şansızlarını deniz yutarken, karaya ulaşabilenleri ise kendisinden başka herkesten nefret eden kimlikler ve son derece vahşi bir milliyetçilik duvarı beklemektedir.
Bir gün içerisinde mülteciler ile ilgili en az 2 haber okuyabiliyoruz: Örneğin; BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet’in; son 10 günde Suriye’nin kuzeybatısında aralarında 26 çocuğun bulunduğu 100’den fazla kişinin hastane, okul, pazar yerleri ve fırınları hedef alan hava saldırılarında hayatlarını kaybettiklerini deklare etmesi. Yine aynı dönemde Libya cehenneminden kaçan 150 göçmenin Akdeniz sularında boğulması.
Çağımızın en parlak entelektüellerinin yazdığı gibi bu kişilerin trajedisi, istisnai durumda ve kamp sakinlerinden olmalarıdır. Tanım olarak insan hakları, yalnızca devletlerin vatandaşları için geçerli olduğundan onlara uygulanmamaktadır. Bu kişiler, yasal ve siyasi haklarından, vatandaşlık şartlarından mahrum bırakıldıkları için bir insan ve birey değildirler. Bu nedenle kanlarını bile akıtmadan onları öldürmek mümkündür. Onları utançlarına geri döndürmek her zaman mümkündür. Diğer devletlerin vatandaşları gibi onların endişeleri ekonomik gelişme ya da çocuklarının eğitimi değil yaşayıp yaşayamayacaklarıdır. Sorunları, hakları değil hak sahibi olma hakkına sahip olup olmadıklarıdır.
Bu kişilerin ağzından dökülenler bir dil değil acı çektiklerini ilan eden dağınık seslerdir.
Yıkılmış bir ulusal toplumdan kaçmalarının ardından artık bir topluma ait olmaktan çıkan mülteciler gittikleri yerlerde de popülist milliyetçi devletlerin çirkin ve somurtkan yüzü ile karşılaşmaktadır.
Bazı mübalağacıların söylemlerinin aksine bu vahşilik, bizatihi devletlerin genlerinde saklı değildir. Demokrasi, gizli bir totalitarizm ya da ertelenmiş bir faşizm değildir. Aynı şekilde; asıl milliyetçi ve popülerist olan toplumları yargılamadan devletleri yargılamak eksik ve kesik bir yargılamadır.
Ancak her durumda ülkelerin demokratikleşmesi ve popülist milliyetçilikten kurtulması, dünyanın insanileşmesinin tek mevcut yoludur. Bu, her zamankinden daha fazla bir gereklilik olsa da her zamankinden daha fazla farklı yönlere evrilmektedir.
TT
Mülteciler ve milliyetçilik korkusu
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة