Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

Kaddafi’nin ödediği bedeli Katar’ın da ödememesi için...

Libya'nın eski lideri Muammer Kaddafi, 1969 yılında iktadara gelmesinden 2011 yılında korkunç bir şekilde düşürülmesine kadar geçen 40 yıl içerisinde en çirkin terör eylemlerini gerçekleştirdi. Bunlardan biri de 1988 yılında ABD’li “Pan Am” uçağının İskoçya’daki Lockerbie kasabası yakınlarında düşürüldüğü, 270 yolcunun öldüğü ve birçoğunun da yaralandığı olaydır. Ayrıca Libyalı muhalifleri hedef alan birçok suikast girişimi ile aralarında 1986 yılında gerçekleşen ünlü Batı Berlin saldırısının da bulunduğu bir dizi terör eyleminin arkasında da hep Kaddafi rejimi vardı.
Kaddafi, Libya’nın petrol gelirleri astronomik rakamlara ulaştığında gücünün ve boyutunun Cemahariyesi’nden daha büyük olduğu duygusuna kapıldı. Tunus, Malta, Çad gibi Arap ve Afrika bölgesindeki yakın ve uzak diğer ülkeleri ele geçirerek coğrafi olarak genişleme isteğinde başarısız olmasının ardından en azından siyasi olarak genişlemeyi hak ettiğini düşündü. Bu nedenle ikili ya da üçlü başarısız birlik projeler önerdi. Bütün bunlara aynı zamanda Arap dünyası ile sınırlı kalmayarak kıtaları aşan bu projelerine karşı çıkan ve muhalefet eden herkesi hedef alan terör eylemleri eşlik etti.
Kaddafi’nin komplekslerinin, sınırları ve kıtaları aşan hırslarının kendisini aralarında ne yazık ki  Filistinli ya da parlak ve canlı Arapça isimler taşıyan grupların da bulunduğu birçok terörist grubu desteklemeye ittiği bilindik ve kesindir. Bunun yanında Batı Almanyalı Baader-Meinhof Grubu (Kızıl Ordu Fraksiyonu), Britanya’daki İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), İtalyan Kızıl Tugaylar ile liderlerinden biri olan Kozo Okamoto’nun solcu gruplardan biri ile koordinasyon içinde İsrail’de askeri bir saldırı gerçekleştirdiği Japon Kızıl Ordusu gibi uluslararası örgütleri de desteklemişti.
Kaddafi, yukarıda adları sayılan örgütleri ve diğerlerini birbirlerine karşı kullanıyordu. Bu da örgütler ve devletler arası karşılıklı tasfiyelere yol açmıştı. Anlatılanlara göre tasfiye ettiği isimler arasında Şiilerin önemli liderlerinden Musa Sadr ile arkadaşları Şeyh Muhammed Yakup ve Lübnanlı ünlü gazeteci Abbas Bedreddin de vardır. Lübnan’daki Şii topluluğunun liderinin tek suçu Kaddafi’nin Lübnan’ın güneyinde Filistinli direniş gruplarına muhalif “direniş” grupları kurma talebini kabul etmemekti. Bazıları buna 1979 yılında Şah rejimini yıkma hedefine yaklaşmış olan Humeyni’nin kanatları altına girmeyi reddetmesini de eklemektedir.
Asıl önemli olan Muammer Kaddafi’nin üstünlük takıntısının ve ülkesinden çok daha büyük olduğu hissinin kendisini birçok terör örgütünü desteklemeye itmiş olmasıdır. Aynı şekilde kendisininin Libya halkı,  Araplar, Acemler, Avrupalılar ve Amerikalıları gerçek gücünün ülkesinden çok daha büyük olduğuna, emri altındaki teröristler ordusu aracılığıyla istediği herkese zarar verebileceğine ikna etmek için Libya ve halkının mallarını bu örgütlere harcamasına yol açmıştır. Bu nedenle Libya halkına olduğundan daha cömert olduğu terör örgütlerini kullanarak Libyalı muhalifler ile doğuda, batıda ve her yerde Arap ve Arap olmayan rakipleri ile kişisel hesaplarını görme yoluna gitti.
Dolayısıyla Libya, Muammer Kaddafi’nin kişisel siyasi kaprisleri için terörist gruplara ve örgütlere bol bol para döktüğü bütün bu uzun yıllar boyunca bütün aşamaları ile başta eğitim olmak üzere sağlık ve sosyal alanlarda, kara ve hava yolları ağı gibi birçok alanda diğer petrol ülkelerinin gerisinde kaldı. Hatta istisnasız her alanda böyle olduğunu söyleyebiliriz. Libya medyasının ve onunla birlikte bazı Arap partilerin propagandasını yapmak için çırpındığı tek başarı ise “Yeşil Kitap”tı. Ama merhum Filistinli lider Ahmed eş-Şukayri’nin deyimi ile bu kitap, ilkokul çağındaki çocukların bile işine yaramazdı.
Kaddafi’nin başarısız deneyimi ile büyük Katar halkına ait gelirleri cömertçe “fırsatçılar”a, başarısız medyaya ve terör örgütlerine harcama konusunda Katar’daki “kardeşlerimizin” deneyimi arasında büyük bir benzerlik olduğundan bahsetmeden önce şuna işaret etmeliyiz: Katarlı yetkililer, bu alanda Libyalı Albay’dan daha ileriye gitmiş ve bu boşuna harcamada onu geçmişlerdir.
Bilindiği gibi “her yerdeki komiteler”in, Büyük Cemahiriye’nin ve Yeşil Kitap’ın sahibi, karşı karşıya kaldığı o korkunç sona yaklaşırken hepsinin kendisini yalnız bıraktığı “paralı askerlerine” karşı daha tutumluydu. Tarihte bununla ilgili örneklerin oldukça fazla olduğunu da unutmayalım.
Buna ek olarak adına Arap Baharı denilen olayların ilk kıvılcımının görüldüğü Tunus’un hemen kendini toplayarak istikrarını sağlamayı başardığını da göz önünde bulundurmalıyız. Kaddafi’nin Cemahiriyesi ise  ilk günden karanlık bir tünele girmiş, sonunda bugünkü bölünme durumuna ulaşmış, Arap ve Arap olmayan çok sayıda dış gücün müdahalesine maruz kalmış ve kalmaya da devam etmektedir.
Kardeş Katar ülkesinin Kaddafi’nin Cemahiriyesi’nin başına gelenlerden ders alarak ülkesinin, halkının çıkar ve gelirlerini bu bölgede yanmakta olan ateşin alevleri arasına atmaması gerekirdi. Farklı eğilimlerde terör örgütleri ile iş birliği yapmak çok kötü sonuçlara yol açabilecek bir adımdır. Özellikle de Katar gibi küçük, mali imkanları boyutundan çok daha büyük olsa da insan ve güvenlik imkanları bunun gibi tehlikeli bir oyuna girişecek kapasitede olmayan bir devlet için bu daha da tehlikelidir.
Ne Katar’ın ne de Katar halkının başkentleri Doha’nın bir terör merkezi olmasına ihtiyacı yoktur. Bu süreç Taliban liderlerine “ev sahipliği” yaparak başladı ve ardından da denildiği gibi tesbih koptu, taneler dağıldı ve her şey birbirine karıştı. Katar’ın başkenti,  uluslararası terör örgütü Müslüman Kardeşler’in, Hamas’ın, El-Kaide’nin ve Nusra örgütlerinin karargahı haline geldi. Buna ek olarak Türk güçlerinin karargahı, İsrail ile İran istihbaratının da merkezi oldu.
İyiliksever Katar halkının şu anda gizliden ve açıktan birbirlerini şu soruyu sordukları kesindir: Katarlılara ait olan bu serveti Arap dünyasının doğusundan batısına dolup taştığı bütün bu terörist grup ve örgütler ile iş birliği ve koordinasyon içinde Arap ve Arap olmayan birçok ülkenin iç işlerine karışmak için saçıp dağıtmanın Katar’a ne yararı vardır?
Filistin, Suriye, Mısır, Bahreyn, Sudan, Lübnan, Libya, Somali, Yemen ve Irak, iç işlerine yönelik “terörist” bir karaktere sahip Katar müdahalesi ile karşı karşıyadır. Bunun yanında Katar,  aralarında Ürdün’ün de bulunduğu diğer ülkelerin iç işlerine de siyaset ve medya aracılığıyla müdahale etmektedir.
Katar’ın küçük bir ülke olduğunu, sahip olduğu fazla geliri de böyle dolambaçlı ve çarpık yollarla olsa da Arap, İslam ve küresel alanda varlığını kanıtlamak için kullandığını söyleyenler olabilir. Ama doğrusu hiç ikna edici değildir. Çünkü Katar bu varlığını imkanları sınırlı, yoksul dost ve kardeş ülkelerde hastane, okul, üniversite ve yol inşa etmek gibi hayır işleri ile kanıtlayabilir. Nitekim bilindik bazı Arap ülkeleri böyle yapmaktadır.
Başarılarından bahseden ve onu savunan güçlü, etkili ve etkin bir medyasının olması Katar’ın hakkıdır. Ama bu, bütün bu demagojik yöntemlere ve lejyoner tarzı yollara başvurmasını haklı göstermektedir. El Cezire ve diğer kanalları, Arap kanalları arasında ilk sırada yer aldığı sürece son yıllarda gördüğümüz ve hiçbir anlamı olmayan medya ve haber “tufanı”na tanık olmaya devam edeceğiz.
Katar halkına ait olan serveti böyle çarpık yöntemler, terörist gruplar, paralı askerlerden oluşan taburlar ve fırsatçılar için saçıp savuranlar bir zamanlar Kaddafi’nin de bu oyunları oynadığını ancak zamanı geldiğinde ona hiçbir faydası olmadığını ve bedelini çok kötü bir şekilde ödediğini bilmelidirler. Kötü, korkunç ve küçük düşürücü olamayacak bir son ile karşılaştığını unutmamalıdırlar.