Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

​Bundan başka çare yoktu, savaş Suudi Arabistan’a dayatılmıştı

Üzerinden 4 yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen hala “önyargılı” bir şekilde Suudi Arabistan’ı bu savaşa girmeye itenin ne olduğunu sorgulayanlar bulunmakta.
Suudi Arabistan; Yemen’in içişlerinin ve onunla ilgili meselelerin coğrafyasından daha zorlu ve çetin olduğunu, bu ülkede – ki bununla 129 yıl boyunca İngilizlerin işgali altında kalan güneyi değil kuzeyi kastediyorum- ittifakların, çatışma ve düşmanlıkların sürekli değiştiğini Arapların tamamından daha iyi bilmekte.
Bunun yanında bir zamanlar Yemen’deki “İmamet” rejimine bağlı olan Husilerin müttefik değiştirerek Lübnanlı Hizbullah örgütü ve Şah Muhammed Pehlevi’nin rejiminden bölgenin tamamını sonu gelmez gibi görünen mezhepçi çatışmalara sürükleyen bu şeytani rejime geçen İran’a bağlı olduğunu çok iyi bilmekte.
Doğrusu bu tür soruları soranlar da bütün bu gerçekleri bilmekte ve Suudi Arabistan’ın savaşı istemediğini, sadece tek değil uzun yıllar boyunca bu alanda yaşanan birçok deneyimin sahibi olduğunu anlamakta.
Peki Suudi Arabistan savaşmaktan başka ne yapabilirdi?
İran ve müttefikleri bütün askeri ağırlıkları ile güney sınırında konuşlanıp onu hedef almaya başlamış iken kendini savunmaktan başka ne yapabilirdi?
Yine bu soruları soranların, İran’ın  bir tarafı Kızıldeniz’deki Hudeyde’den başlayan ve (Arap dünyasından çalınan) İskenderun sancağı yakınlarındaki Lazkiye bölgesinde sona eren mezhepçi kimliğe sahip siyasi bir “Hilal” inşa etme projesini hemen uygulamaya başladığını deklare ettiğini bildikleri kesindir.
İran’ın birçok karmaşık koşullar ve gelişmelerden yararlanarak bu hilalin büyük ve tehlikeli bir bölümünü gerçekleştirdiğini şimdi hepimiz görüyoruz. Suudi Arabistan hemen harekete geçip bir girişimde bulunmasa ve bu askeri müdahaleye başvurmak zorunda kalmasa idi bu hilal, Tahran’ın Mollaları’nın istedikleri biçimde tamamlanmış olacaktı.
Durum şu anda olduğu gibi olmayacak, bu coğrafi çerçevenin dışında kalan Ürdün, Mısır ve İran timsahının büyük ağzından en uygun zamanda kurtulan Sudan gibi Arap ülkeleri bile bunun baskısını hissedeceklerdi.
Bu mezhepçi Şii hilali projesinin büyük bir bölümünün tamamlanmış olduğu artık bilinmekte. Körfez savunmasındaki gedik olan “kardeş” Katar’dan İskenderun yakınlarındaki Lazkiye’ye, Irak, Suriye ve Lübnan’dan geçip Kızıldeniz ve İran ile Katar Hamas’ın kontrolündeki Gazze’ye ulaşarak büyük bir kısmının inşa edilmiş olduğunun farkına varılmıştır.
Burada şuna da değinmek isterim ki Hamas aynı zamanda  İsrail tarafından desteklenmiş ve bu 3 ülke aracılığıyla Filistinli çerçevesinden çıkarılarak Erdoğan, Şeyh Yusuf Karadavi ve General Kasım Süleymani’nin liderlik ettikleri bu “Müslüman Kardeşler” (İhvan) ittifakına katılmıştır.
Bilindiği gibi bu projenin sahipleri; Mısır’ı çevrelemek, İhvan yönetimini geri getirmek ve Mısır’ı Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi devrilmeden önceki durumuna geri götürmek istemektedir. Bu proje şu anda Libya’da da kendine bir zemin bulabilmiştir. İçeride birçok siyasi zorluklar ile karşı karşıya olan Erdoğan, Trablusgarb’ta kendisine bağlı İhvan aracılığıyla Libya’da etkili ve iç krizinden kaçmak için kullanabileceği bir zemine sahip olmuştur.
İşte durum bu şekildedir. Aynı şekilde İran’ın karşı karşıya olduğu birçok zorluk ve soruna rağmen bazı Arap ülkelerinde fiili olarak varlığını kanıtladığını itiraf etmeliyiz.
Suudi Arabistan harekete geçip İran’a karşı koymasa ve kaçınılmaz olan bu haklı ve yıpratıcı savaşa girişmeseydi Velayet-i Fakih’in “sarığı” bölgedeki kuşkusuz Arap ülkelerinin çoğunda ve bazı Afrika ülkelerinin başına takılmış olurdu.
Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın, Husi abasına sarınmış olan İran’ın bu sızma girişimine karşı koymaktan başka seçeneği yoktu. Husiler aslında yapay bir oluşumdur. Yukarıda bahsettiğimiz ve  büyük bir kısmının hayata geçirilmesinde başarıya ulaşılan mezhepçi “Hilal” projesinin sahibi olan İran’ın arkasında saklandığı bir vitrinden ibarettir. Daha da kötüsü İranlıların –bununla rejimi kastediyorum- bir zamanlar Güney Yemen olarak bilinen bazı bölgelerde etkli bir varlığa sahip olan terörist grupların çoğu ile ittifak içinde olduklarının kanıtlanmış olmasıdır.
Bilindiği ve resmi olarak açıklandığı gibi Suudi Arabistan bu savaşı istemiyordu. Bir savaş çıkarmaya çalışmıyordu. Özellikle de birçok temel sosyal alanı, ekonomik dönüşümleri ve önemli modernleşme adımlarını kapsayan reform ve gelişme sürecini başlatmış iken bu alanlara ağırlık vermesi ve bunun gibi karmaşık ve çetrefilli bir savaş ile oyalanmaması gerekiyordu. Ama İranlıların artık kapıda olduğunu, yukarıda bahsettiğimiz Hilal projelerini gerçekleştirmekte kararlı olduklarını ve onlara karşı koymak zorunda olduğunu anladı. Nitekim son 4 yıl içerisinde de olması gereken oldu ve Suudi Arabistan harekete geçti.
Bu noktada; İranlıların yani bu gerici mezhepçi rejimin “takiyye” ehli olduklarını, Suudi Arabistan ile mücadelesinde bir maske olarak kullanmak için Husileri icat ettiklerini  anlamamız ve göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu bağlamda mutlaka işaret edilmesi gereken nokta da İran’ın Irak ve Suriye, sınırlı bir şekilde Lübnan, Gazze ve Libya’da başarmış olduklarını, bu yöntem ve bütün bu oluşumlar, farklı milis gruplar, mevcut Suriye denkleminde İran’ı temel bir sayı haline getiren Esed rejimi gibi bazı Arap rejimlerinin suç ortaklığı aracılığıyla başarmış olduğudur.
Dolayısıyla şahıslar, partiler ya da devletler olsun hiç kimsenin Suudi Arabistan’a ne yapıp ne yapmaması konusunda söylevler çekmeye hakkı yoktur. Çünkü o; Yemen, halkı, siyasi ve coğrafi vadileri ve dağları konusunda daha deneyimlidir. Bu yüzden İran’ın bu mezhepçi Hilal projesini tamamlamasını engellemek, Husi örtüsü altında gerçekleştirdiği sızma hareketlerine karşı direnmekten başka bir seçeneği yoktu. Doğrusu bu savaşın Suudi Arabistan için maliyetli olduğu gerçeğini de inkar edemeyiz. Ama elden bir şey gelmez, dediğimiz gibi önünde bu seçenekten başka bir seçenek yoktu.
Buna ek olarak İran; birçok temel ve gerekli dönüşmler ile meşgul olan Suudi Arabistan’ın, Yemen’deki meşru hükümete karşı kanlı bir darbe gerçekleştiren Husilere, mezhepçi Şii Hilali’ni tamamlamak için giriştiği yayılmacı girişimlere göz yumacağını zannetti. Ancak bu Arap ülkesi, Araplar için bir destek duvarı oluşturmayı sürdürdüğünü, bütün meşguliyetlerine rağmen bu komployu gözden kaçırmadığını ve engellemek için savaşmaktan kaçınmayacağını kanıtlanmıştır.