Geçtiğimiz haftalarda dünya, Asya’nın kükreyen kalesinde şeytanların uyanışını takip etmek ile meşgul oldu. Sosyal medya araçlarının kontrolü altındaki dünyada, krizleri diplomatik nezaket halısı altında gizlemek artık mümkün değil
Sıradan vatandaşlar; başladığı andan itibaren bu krizlere ortak olup hemen tutum ve pozisyonlarını ortaya koymaya, hassasiyet ve nefretleri kaşımaya başladılar. Yeni dünyada savaşların önemli bir bölümü artık Twitter, Facebook ve diğer sosyal mecralarda dönüyor. Bu durum; çok acı olan hatıraların uyanmasına yol açan Güney Kore ve Japonya arasındaki yeni kriz gibi Hindistan’ın Keşmir ile ilgili son kararları nedeniyle Pakistan-Hindistan krizinde açılan yeni sayfa için de geçerli.
Asya’nın kükreyişine yeni şeytanlar da eklendi. Bunlar; dünyanın birinci ve ikinci ekonomileri arasındaki düello, Hong Kong sokakların saatli bombaya ve Mao Zedong’dan bu yana Çin’in başına geçen en güçlü devlet başkanının sınavına dönüşmesidir.
Ortadoğu’nun şeytanları da uluslararası ilgiden uzak değildi. Petrol tankerlerine el konulmasının özellikle ABD’li rehineler krizini ve serbest bırakılmaları için talep edilen bedelleri hatırlanmasına yol açmasının ardından nükleer anlaşma krizi, her buluşma ve görüşmenin gündem maddelerinden biri olmayı sürdürüyor. Fakat krizin ilgili taraflarından çoğunun, herkesin çok pahalıya mal olacağı ve kontrol altına almanın zor olacağı bir savaşa sürüklenmek istemediğini belirtmesinin ardından dünya derin bir nefes alabildi. İran’ın Hürmüz sularını bulandırmaya yönelse de boğazı kapatacak kadar ileri gitmeyeceğine yönelik kanaat güçlendi. Zira İran, bu adımı atması durumunda, mevcut krize çözüm bulmaya çalışan Avrupalılar da dahil kendisine karşı geniş bir uluslararası cephe kurulabileceğini biliyor.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ülkesinin, İran’ın Irak’taki askeri üslerine hava saldırıları düzenlediğini itirar etmesinin ardından Ortadoğu, bir kez daha uluslararası ilgi ve kaygılarda ilk sıralara yükseldi. Netanyahu ayrıca deniz kuvvetlerine de “İran’ın düşmanca planlarını” çökertmek için harekete geçme emrini verdiğini ifade etti. Hatta daha da ileri giderek; “Suriye, Irak ya da Lübnan’da olsun İran’ın herhangi bir yerde İsrail’e karşı kurmuş olduğu askeri üsleri dokunulmaz değildir” diye konuştu.
Netanyahu’nun İran’ın askeri yapısının ve Haşdi Şabi’nin Irak’taki mevzilerinin hedef alındığını açıkça deklare etmesi bazı gözlemcileri şaşırttı. Bu kişiler İsrail’in, Irak topraklarında yaşanan “gizemli patlamalar”daki rolü etrafındaki belirsizliği sürdüreceğini tahmin ediyorlardı. Bu tür bir açıklama ayrıca Irak’ta bulunan ve pratikte hava sahasını kontrol eden ABD askeri varlığını da zor bir durumda bıraktı. Nitekim Haşdi Şabi, daha gerçekleşir gerçekleşmez bu saldırların sorumluluğunu ABD’ye yüklemişti.
Netanyahu’nun açıklamalarından 1 gün sonra, Kum şehrinde ikamet eden Iraklı dini merci Ayetullah Kazım el-Hairi, ABD güçlerinin Irak'ta varlığının haram olduğuna dair fetva yayımladı. Bu fetva; İran’ın kendisine yönelik sert ABD yaptırımlarına, mümkünse Irak meclisinden çıkan bir karar veya adları bilinmeyen örgütlerin düzenleyeceği taciz saldırıları aracılığıyla ABD güçlerini Irak’tan çıkarmaya çalışarak karşılık vermeyi seçtiğine yönelik 1 aydır Bağdat’ta dillendirilenleri yeniden gündeme getirdi.
Pratik açıdan Netanyahu’nun bu açıklaması; resmi olarak sadece Suriye toprakları ile sınırlı olan İran’ın kalıcı bir askeri yapı inşa çabasını hedef alan hava saldırıları dairesine Irak’ı da sokmuş oldu. Gerçek şu ki, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığı; bir yandan İsrail’in İran’ın Suriye’deki askeri varlığını yönelik giriştiği savaşın sınırlarını öte yandan İran’ın Suriye topraklarından vereceği tepkiyi kontrol altında tutmuştur. İsrail’in Irak’taki İran hedeflerine hava saldırıları düzenlemesi ise; İsrail’in Suriye ve Irak topraklarından kendisine yönelik tehdit olarak algıladığı şeylere karşı kendi güvenliğini savunmasını onaylayan ABD-Rusya uzlaşması ile ilgili haberleri güçlendirdi.
İsrail’in Suriye’deki hedeflere yeni hava saldırları düzenlemesi ve bu saldırılarda bazı Lübnanlı Hizbullah unsurlarının ölmesi, ardından Lübnan’a 2 insansız hava aracı göndermesi ve bunların Beyrut’un güneyinde düşmesi ile olaylar daha da ileri bir noktaya taşındı. Böylece çatışma alanı Suriye’den Irak’a genişlemiş iken şimdi de Suriye’den Lübnan’a genişledi.
İsrail’in mevcut tutumu birçok soru işareti doğuruyor: Netanyahu; İran ve kalıcı bir askeri yapı oluşturmaya çalıştığı ülkelerdeki müttefiklerine karşı geniş çaplı bir çatışma için şimdi en uygun zaman olduğunu mu düşünüyor? ABD seçimlerine kadar ki sürenin bu tür bir çatışmayı başlatmak için en elverişli zaman olduğunu mu düşünüyor? Bölgede rollerin uzlaşı ile değil de ateşle mi çizileceğine inanıyor? Bölgenin önümüzdeki dönemde ABD’nin Irak ve Suriye’den çekilmesine şahit olmasından korktuğu için mi bu geri çekilmeden önce çatışmayı genişletmeyi tercih ediyor?
Bunlara başka sorular da eklenebilir: İran müttefikleri aracılığıyla misilleme de bulunmadan Suriye’de darbe üstüne darbe yemeye ne zamana kadar dayanabilir? İran ya da Lübnan Hizbullah’ının imaj savaşına ne oldu? Hizbullah hiç karşılık vermeden bir yandan Suriye’de darbe almaya diğer yandan Lübnan’da iç zorluklar ile mücadele etmeye ne kadar dayanabilir? Hizbullah’ın karşılık vermesi geniş bir savaşa yol açarsa ne olacak? Rusya’nın ve Trump yönetiminin tutumu ne olacak? Peki bölgenin tamamının savaşlara karışması halinde ne olacak?
Ortadoğu’da uluslararası sınırların dokunulmazlığının ortadan kalktığı açıktır. Politikalar, füzeler ve insansız hava araçları uluslararası hukuku hiçe sayarak kendisini ihlal etmektedir.
Suriye, ABD, Türkiye, Kürtler ve diğerlerini ilgilendiren bir gelişme daha var ki o da Türkiye sınırlarına yakın Suriye topraklarında “Güvenli Bölge”nin doğuşunun resmi olarak açıklanmasıdır. Türkiye ile ABD arasındaki bu işbirliği, Ankara’nın Rusya ile imzalamış olduğu S-400 hava savunma sistemi anlaşmasının bazı bölümlerini iptal etti. Bu nedenle bazılarına göre; Suriye rejiminin halihazırda güneyde yürüttüğü operasyonlar, Washington ile yakın işbirliğine döndüğü için Rusya’nın Türkiye’yi cezalandırma amacını taşıyor. Dolayısıyla bu endişeler; Suriye’ye yönelik politikaları, karışıklık ve kendini beğenme ile karakterize edilebilecek Erdoğan’ın yarın Putin ile yapacağı görüşmede de kendini gösterecektir.
Washington’un Suriye’nin doğusunu Şam rejimine iade etmenin Tahran’a teslim etmek ile aynı şey olduğunu düşündüğü açıktır. ABD halihazırda Suriye’deki varlığına gerekçe olarak; DAEŞ’in tam anlamıyla sona erdiğinden emin olma, İran’ı zayıflatma ya da yayılmasını engelleme isteğini gösteriyor. Batılı güvenlik raporları ise DAEŞ’in şeytanlarının çok geçmeden bir kez daha uyanacağından bahsediyor.
Ortadoğu adını verdiğimiz krizler ormanı savaşlar ile dolu. Bazıları ise bizleri çok daha kötü şeylerin beklediğine ve rollerin sınırlarının sadece ateş ile çizileceğine inanıyor.
TT
Sınırları ateşle çizilen roller
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة